Ahmet Özdemir


YOK BENİM SAYIM SUYUM, AGAHÎ’DİR AMACIM

Biliyorsunuz benim Facebook’ta siyasetle, politikayla sayım suyum yok. Bildiğim kırk türkü var. Kırkı da kültür sanat üzerine. Elbette ağaç kavuğunda doğmadım. Sabır taşının çatladığı öyle konular var ki, onları bir kadife yumuşaklığı ile twitter hesabımda dokun duruveririm.


Bir hafta önceydi. Bir twit attım:

“SÜRTÜĞÜ SÜRMELİ

Sözlükten sözlüğe sürtükleri süzerken, dilime Şarkılalı Agahî'nin sürmeli cinası sürtülüp kalmasın mı?

‘... Dedim hiç yapı yok senin yapında

Oynanılmaz urganınla ipinde

Dedim dahi çok mu duram kapında

Dedi yok yok seni burdan sürmeli’

Agahî’yi anlatmaktan başka hiçbir amacım yoktu. Ancak twitter alanı 280 harfle sınırlı olunca benim gibi gevezeler hapı yutuyor, amacını anlatamıyorlar.

Bazı yazılarımda cinas sanatına örnek verdiğim bu şiirin bütününü yazayım da görünüz sürme sözcüğü kaç anlamda kullanılırmış.

Seher vakti çaldım yarim kapısın

Baktım yarin kapıları sürmeli

Boş bulmadım ortağının yapısın

Çıkageldi bir gözleri sürmeli.

Açtırıp kapıyı girdim içeri

Aklımı başımdan aldı bir peri

Dedim sende buldum halis gevheri

Dedi seni bir mihenge sürmeli.

Dedim hiç yapı yok senin yapında

Oynanılmaz urganında ipinde

Ölene dek bekleyim mi kapında

Dedi yok yok seni burdan sürmeli.

Dedim ki ne kadar yüzümden bezdin

Etim kebap edip derimi yüzdün

Aşık katletmeye silah mı düzdün

Martin ile mavzer bir de sürmeli.

Şu kevn ü mekânı tuttu ışığın

Nöbetin bekleyen alır keşiğin

Beklemeli o sultanın eşiğin

Günde yüz bin kere yüzler sürmeli

AGÂHÎ karıştır kanı yaş ile

Hak bulunmaz hayal ile düş ile

Yetemen menzile bu gidiş ile

Hemen aşk atma binip sürmeli

Sürme sözcüğü böyle ama, “sürtme” sözcüğünden nasıl bir şiir çıkar? Bana ne? Ben şair değilim, şair olanlar düşünsün.

Gelelim Agahî’ye.

“Ozanların İzinde” belgeseli için Agahî’nin izini Şarkışla’nın Kılıçcı köyünde sürmüştüm. Yazımın sonuna bir video koyacağım. İsteyen ve 17 dakika zamanı olan seyrediversin.

Agâhî, Arapkir Mestmur köyünden Şarkışla'ya göç eden aileden çevrede Moroz Kahya olarak tanınan Hamza Kahya'nın oğlu olarak 1871 yılında Kılıççı köyünde doğdu.. Asıl adı Veliyüddin'di. Hassas bünyeli, sessiz ve içe kapalı bir çocuktu. Köyün ileri gelenlerinden ders aldı. Delikanlılık döneminde Hardal Köyünden İsmail Hakkı Baba'nın postnişinlerinden Kerem Ali Baba'nın müridi olarak Aşık Vacit’le tanıştı ve arkadaşlık etti.

Uzun süre Vacit’le gezen ve bir çok atışmalar yapan Agâhî, bir ara Alakilise'deki Alevi dedeleri ile dostluk kurdu.

Babası ölünce bütün işler kendisine kaldı. Ancak o köyden ve çiftçilikten hoşlanmıyordu. Başka iş ararken, eline eski Sivas, o zaman ise Beyrut Valisi olan Halil Paşa'ya verilmek üzere bir mektup tutuşturdular.

Agâhî Ankara, İstanbul, İzmir, Rodos yolu ile Beyrut'a gitti. Bir müddet Paşa'nın konuğu oldu. Sivas valisine hitaben yazılmış tavsiye mektubu ile birlikte Mersin, Tarsus, Adana, Kayseri yolu ile geri döndü. Mektubu getirip Reşit Akif Paşa'ya verdi. Hem kendisi şair olan, hem de şairleri koruyan Reşit Akif Paşa, Agâhî’yi 1905 yılında Ağcakışla bucağı tahsildarlığına atadı.

Agâhî bu köyde altı yıl kaldıktan sonra, Pınarbaşı tahsildarlığına geçti. Ancak bir kaç yıl sonra istifa ederek köyüne döndü. Bu arada Birinci Dünya Savaşı başlamıştı. Şarkışla Askerlik Şubesi yazıcılığına tayin etmişlerdi.

1916 yılında koleraya yakalandı, hastaneye kaldırdılar. Ancak iyi olup ayağa kalkamadı. Durumundan kendisi de umudunu kesince başucunda beklemekle olan karısından bir kağıt, bir kalem istedi. Yazdı, çizdi, zarflayıp karısının eline tutuşturdu. Bunu tez elden köye ağabeysine göndermesini istedi. O da hemen köye ulaştırdı. Zarfın içinde yalnız şu şiir vardı:

Gam kasavet keder başa derildi

Ancak bu yareyi yazan dağıtır.

Bu dert bize ta ezelden verildi

Sinemdeki olan yürek dağıdır.

Gönül tutulmazdı her tuzağ ile

Ahir tutup bent ettiler bağ ile

Dağ. vurdular dağladılar dağ ile

Dediler ki bizim yazım dağıdır.

Görmez misin şu Ferhat 'ın işini

Kerem sevda ile çekti dişini

Ben de Dolanayım bir dağ başını

Desinler ki bu dağ Mecnun dağıdır.

Dertli Kerem ile Behlüli Dana

Onlar aşk elinden oldu divane

Agâhî şuara olmuştur amma

Saçma sapan söyler sözü dağıtır.

Ağabeyi Hasan Hüseyin Hoca şiiri okuyunca şaşırdı. "Var bunda bir iş, gidip bir bakayım" dedi. Şarkışla'ya vardığında Agâhî'yi sağ bulamadı.

Ölüm tarihini Vehbi Cem Aşkun, "Sivas Halk Şairleri" başlıklı dizi yazısında (Sivas Postası Ağustos 1966) 1916 olarak yazmakta. Ancak Ali İhsan Tuncalı'nın "Emlek Alevi Şairleri" adlı kitabında (İzmit - Bizim Şehir Mat. 1967 - Syf. 92) 1921 olarak gösterilmekte.

Mezarı Şarkışla'da, Garipler Mezarlığı’nda. Ziyaret edip bir Fatiha okumak nasip oldu. Asıl adının kısaca Veli olduğunu bildiğimiz ozanın bazı şiirlerinin İğdecikli Aşık Veli ile karıştırıldığı sanılıyor.

Asıl adını açıkladığı bir şiiri şöyle:

Sümme veçhullaha aşık olanlar,

Kalbi muhabbetle nur-i celidir

Ahd-i peymanına sadık olanlar,

Sabit kadem durmak ta ezelidir

Tefekkür ettikçe kendime kendim

Yandım ey erenler ateşe yandım

Dert ağlatır aşk söyletir efendim

Ben dertliyim demek bu delilidir.

Dertlilerden dert almışım dertliyim

Yanıyor içerim hararetliyim

Gam tüccarı oldum gam iratlıyım

Aşık derd-i gamdan sermayelidir

Çok yaralı gördüm çok dertli gördüm

Kimsede görmedim bendeki derdim

Derde derman için tabibe vardım

Ben dertliyim o benden yarelidir

Dert satan var ise benim alıcı

Gelsin beni bulsun dert eyleyici

Vilayetim Sivas köyüm Kılıççı

Mahlasım Agâhî ismim Veli'dir.