Beşir Ayvazoğlu


Whittemore, Ayasofya ve Kazasker’in levhaları

Charles King adında Amerikalı bir profesörün “Modern İstanbul’un Doğuşu” alt başlığını taşıyan Pera Palas’ta Geceyarısı (2019) isimli kitabını okuyorum.


Çok iyi yazılmış ve dilimize başarıyla tercüme edilmiş bir kitap... Ağırlıklı olarak İstanbul’un iki savaş arasında yaşadığı büyük dönüşümü anlatan yazardan çok şey öğrendim. Mesela 1932 yılında Ayasofya’daki Bizans mozaiklerini ortaya çıkarmasına izin verilen Thomas Whittemore’un kim olduğunu... İstanbul’a özel bir görevle geldiğinden şüphe etmediğim bu Amerikalıdan Yıldıray Oğur da üç dört yıl önce bir yazısında söz etmişti. 

Whittemore, Tuft Üniversitesi’nin İngilizce bölümünden mezun olmuş, Harvard’da lisanüstü sanat ve sanat tarihi derslerine girmiş ve bir arkadaşı vasıtasıyla “estet” diye bilinen bir erkek topluluğuna katılmış. Kitabının “Kutsal Bilgelik” bölümünde çarpıcı bir Whittemore portresi çizen King, bu topluluğa mensup olan müzmin bekârların her birinin Yankee aksanıyla konuşan bir tür Oscar Wilde olduğunu ve o çağda bunun ne anlama geldiğini herkesin bildiğini söylüyor.

Whittemore’un 1890’larda Amerika’da kendini Bizans’a adayan öncü gruba dâhil olduğunu da King’in kitabından öğrendim. Ancak hazret Münih’te, 1910 yılında açılan muhteşem İslâm Sanatları Sergisini gezdikten sonra Yakındoğu’nun zengin İslâm mirasıyla da ilgilenmeye başlamış. Aslında -Mısır’da yapılan bir kazıda asistan olarak çalışmışlığı sayılmazsa- sanat tarihi ve arkeolojiyle ilgili herhangi bir derecesi ve tecrübesi yokmuş. Ama İstanbul’da mülteci Beyaz Ruslara yardım ederken bile “bölgenin çok katmanlı mirasına ilgisi hiç azalmamış.”

1920’lerin başında Bolşevik ordusundan kaçarak İstanbul’a sığınan Beyaz Ruslar için vakıflar, hayır dernekleri, yetimhaneler vb. kurulmasına öncülük eden ve bunları Pera Palas’taki süitinden yöneten Whittemore, King’in anlattığına göre, işgal kuvvetleri komutanlarıyla da Osmanlı yöneticileriyle de rahatça görüşebiliyormuş.

***

Savaştan sonra Bizans Enstitüsü’nü kurup Paris, Boston ve İstanbul’daki “derme çatma şubeleri” vasıtasıyla para toplamaya başladığına göre, Whittemore’un Bizans mirasına duyduğu ilgi ağır basıyordu ve Ankara’dan kurduğu Enstitü’nün antetli kâğıtlarıyla Ayasofya’da çalışma izni istemişti. 

Whittemore’un o tarihte milletvekili olan Müze Müdürü Halil Edhem Bey’i etkilediği ve istediği izni hiçbir zorlukla karşılaşmadan aldığı anlaşılıyor. Bu teşebbüs, hem devletin dinle bağlarını koparma projesini hayata geçirmek hem de dün Anadolu’ya işgal ederek korkunç bir katliama imza atan Yunanistan’la sıcak ilişkiler kurabilmek için bulunmaz bir fırsattı. King, “parlak bir düşünce” diyor. Whittemore’a mozaik araştırması için verilen izin, Ayasofya’nın müze dönüştürülme sürecinin başlangıcıydı.

Ayasofya’da Bizans mozaiklerinin, daha doğrusu ikonaların ortaya çıkarılması, fethi ve hâkimiyetimizi temsil eden bu “fethiye” camiinin ibadete kapatılacağı anlamına geliyordu, çünkü tasvirlerin bulunduğu mekânda artık namaz kılınamazdı ve bunun büyük bir tepkiye yol açması kaçınılmazdı. İstanbul basınında çıkan bazı eleştiriler ilme hürmetsizlik diye damgalanmış ve Whittemore da büyük âlim diye pazarlanmıştı. Nadir Nadi, Cumhuriyet gazetesindeki “Ayasofya’nın Mozayıkları: İlme Hürmet Lâzımdır” (sayı 3062, 14 Teşrinisani 1932) başlıklı yazısında, o tarihte milletvekili olan Halil Edhem Bey’in koluna yapışarak söylediklerini naklediyordu:

“Muhabiriniz bugün beni buldu ve Cumhuriyet’ten aldığı talimata tevfikan bazı gazeteler tarafından etrafında o kadar münasebetsiz dedikodular yapılmış ve yapılmakta olan Ayasofya mozayıkları hakkındaki fikirlerimi istedi. Hakikat-i halde bu mozayıkların temizlenip ortaya çıkarılmasına hususi maksatlar atfolunması kadar çirkin bir harekete nadir tesadüf olunur. İlim namına bundan şahsan müteezzi olduğum için Cumhuriyet karilerine vaziyetin hakiki mahiyetini izah etmeği bir vazife bildim.”

Kazasker’in levhaları indirildikten sonra duvara dayalı olarak duruyor. Arka plandaki kapının yüksekliğiyle karşılaştırılınca levhaların cesameti daha iyi anlaşılmaktadır.

Nedir Nadir, bütün eleştirileri “demagoji” diye niteleyen Halil Edhem’in sözlerini naklettikten sonra kendi görüşlerini açıklıyor. Diyor ki:

“Amerikalı âlim Whittemore, Ayasofya’nın mozayıklarını meydana çıkarmak için bittabi Cumhuriyet hükümetimizin müsadesile para ve emek sarf ederek çalışıp duruyor. Heyecanlı haberler vermek gayretini güden bazı meslektaşlar bunda dinî maksatlar olduğu ifşa ve ilana koyularak umumun -hem hangi umumun?- dikkatini kendi üzerlerine celbetmek hevesine düşmüşler. Bunlara nazaran güya muhterem âlim mozayıkları temizleyip ortaya çıkarmakta Hıristiyanlık fikirlerinden ve hislerinden mülhem bulunuyormuş. Orası pek malum değildir. Fakat şüphesiz tarihin en kıymetli eserlerinden olan bu mozayıkların vaktile badana edilerek kapatılmış bulunması İslâm dini namına ihtiyar edilen çok kaba bir taassup eseri idi. Burası aşikâr bir hakikattir.”

Whittemore’un Ayasofya’ya girdikten sonra yaptığı ilk iş, büyük hattat Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin eserleri olan “Allah”, “Muhammed”, “Ebubekir”, “Ömer”, “Osman”, “Ali”, “Hasan”, “Hüseyin” levhalarını yerlerinden saygısızca indirip duvarlardan birine dayamak olmuştu. Aslında Whittemore’un ve ona izin verenlerin Ayasofya’dan atmak istedikleri bu devasa levhalar -kapılardan çıkarılamadığı, parçalamaya da cesaret edilemediği için- yıllarca duvara dayalı olarak bekletildi. 
Bizans Enstitüsü’nün sırf ilim ve sanat aşkıyla kurulduğunu zanneden veya öyle olduğunu kabul etmeyi amaçlarına daha uygun görenler, Whittemore’u da kamuoyuna büyük âlim diye lanse ediyorlardı. Nadir Nadi’nin söz konusu başyazısının çıktığı sayıda “Bunlar artık dinî değil, yalnız ilmî mahiyeti haiz yüksek kıymetli eserlerdir,” spotuyla verilen “Ayasofya Mozayıkları” başlıklı haberde Halil Edhem’in Whittemore’le çektirdiği bir fotoğrafa da kullanılmıştı. O zaman, “Peki, Kazasker Mustafa İzzet’in levhaları yüksek kıymette eserler değil mi? Onları niçin atmak istiyorsunuz?” diye soran olmuş muydu, bilmiyorum. 

***

Peyami Safa, 1959 yılında “Ayasofya minarelerinden ezan sesleri kesilince, Ortaçağ artığı ihtiraslar kabarmağa başladı” diye yazmıştı. Zira Avrupa, özellikle Bizans kültürüyle ilgilenen kurum ve kişiler, Ayasofya’nın müze haline getirilmesini de yeterli bulmuyordu. 1950’lerde UNESCO Türkiye Milli Komisyonu üyesi olan Peyami Safa, söz konusu yazısında, bir ara başta UNESCO olmak üzere, bazı milletler arası kültür kuruluşlar vasıtasıyla Ayasofya civarında bir “cité historiquè” yapılmak istendiğini, fakat bunu millî komisyonda reddettirmeyi başardığını anlatıyor ve şöyle devam ediyor: “Fakat merkez ısrar ediyordu. Bu teşebbüse muvazi olarak bir de Ayasofya ve civarını Vatikan gibi serbest ve müstakil bir bölge halinde Patrikhane’ye bağlı bir ruhanî merkez şekline sokma gayretleri devam etmektedir.”
NOT. Charles King’in kitabı Ayşe Anadol tarafından dilimize çevrildi ve Alfa Yayınları Tarih Dizisi’nde yayımlandı.

 

 

 

 



YAZARLAR