Ahmet Özdemir


Tatlı gidişin vaktidir

Tatlı gidişin vaktidir


 

Sevgili okuyucular, yazımın başlığında belirttiğim gibi tatlı gidişin vaktidir. Dilerim, ömrüm, sağlığım, özlenişim, el verir, tatlı dönüş olur.  
Birinci tekil şahıs olmayı sevmem ama, bugünün ayrıcalığı var. Lütfen siz de beni kınamayın.
Sivas’ın Şarkışla ilçesinde doğdum. Lise öğrenimine kadar hayatım burada geçti. Yoksul sayılabilecek bir ailenin çocuğuydum. O zaman Şarkışla’da lise yoktu. Ortaokuldan sonra tek çarem yatılı bir okula girebilmekti. Liseden önce, hayat üniversitesini burada okudum. İlk dersliğim, yaz akşamlarında komşu kadınların, kapı önlerine serdikleri çullara, attıkları minderlere üçerli, dörderli oturarak yaptıkları sohbetlerdi. Zaman zaman evlerin erkekleri de katılırdı. Biz çocuklar, bir köşeye ilişir, mahallemizin büyüklerini, bacılarını, teyzelerini, halalarını, ebelerini, nenelerini, amcalarını, dayılarını, abilerini dinlerdik. Kullandığım, pek çok deyimi, atasözünü, darbımeselleri burada öğrenmişimdir. Onları, gerçek üniversitelerde öğrenemezsiniz.  O insanlar, gözlerimin önünde, yüreğimin nakşındadır.  Unutamam, rahmet dualarıyla anmadan geçemem.  Şarkışla’da öğrendiklerinden biri, “Baba tatlı gel, tatlı git” darbımeseliydi. Hatırladığım kadarıyla, kız babası düğünden kısa bir süre sonra kızını ziyarete gitmişti. Kızı da damadı da çok sevinmiş, türlü ikramlarda bulunmuşlardı. Baba memnundu. Ertesi gün, ertesi gün aralıksız gitmeyi sürdürünce yüzler asılmaya başlamıştı. Baba kızına, kocası ile arasında bir sorun olup olmadığını sorunca, kızı “Baba tatlı gel. Tatlı git,” demişti. Baba tatlı istediklerini sanarak ertesi günü tatlılarda gitmesine karşın, aynı soğukluk ve “Baba tatlı gel, tatlı git” sözü ile karşılaşınca, daha çok, daha çok tatlılarla gitmişti.
Sonunda kızı:
“Baba ben sana tatlı getir, demiyorum. Tatlı gel, tatlı git demekle biraz seyrek gel, demek istedim,” deyivermişti.
Aradan yıllar geçti. Yirmi yıl kadar önceydi. Okullara 100 Temel Eser kapsamında Atasözleri ve Deyimler üzerine kitap yazarken, bu deyimle ilgili yaptığım araştırmada, Şarkışla’da çocuk denecek yaşta öğrendiğim “Baba tatlı gel, tatlı git” deyiminin onlarca varyantına rastladım ki, her birinde roller farklı farklıydı. Kiminde “Damat tatlı gel”, kiminde “Oğul tatlıcana gel” gibi adlarla anılıyordu.  Deyimler Sözlüğü kitabımda yer verdiğim, “Dünürüm tatlı gel” deyiminin hikayesi, iki kayınvalide arasındaki diyalog olmuştu: Aynen şöyleydi:  
“….   Kadın, yeni evlendirdiği kızının evine sık gidiyor, gidince duygusal davranıyor, olur olmaz şeylere karışıyormuş. O gittikten sonra yeni evlilerin arasında bir tartışmadır başlıyor ve hoş olmayan anlar yaşanıyormuş. Bunu anlayan oğlanın annesi, kızın annesini tatlılıkla uyarmak için:
“Dünürüm tatlı gel” demiş. Kadıncağız bunu anlamamış. Kendisinden tatlı istenildiğini sanarak ertesi gün baklavalar pişirerek gitmiş. Yine aynı davranışları sergilemiş, yine aynı aile kavgaları çıkmış. Oğlanın annesi yine aynı uyarıyı yapmış. Bu kez kızın annesi daha değişik tatlılar yaparak gitmiş. Kadının anlamadığını gören, öbür dünür açık konuşmuş: “Dünürüm, tatlı gel derken tatlı getir demek istemedim. Biraz az gel” demiş.
İnsanı değerli ya da değersiz kılan en önemli göstergelerden birisi ölçü, ayar, tadını bilme derecesi olsa gerek. Bıktırma yanlış olduğu gibi ziyaretleri kesip kendini unutturmak da yanlış.
Şimdi bu bayram günü sözü bu kadar dolaştırmak yerine  yine bir deyimle “Vehbi’nin Kerrakeresi”ne geleyim.
Hastane özel durumlar bayramlar ve zaman zaman bilerek yaptığım tekrarları çıkardığımda on bir yılda İstanbul Gazetesi'nde 3,500 yazı yazmışım. Her yazının ortalama dört kitap sayfası olduğunu var sayarsak 14.000 kitap sayfası yapar. Ortalama bir kitabın 250- 300 sayfa olduğunu varsaydığınızda elli kitap eder.
Bunlar kitap olarak yayınlanır, 100’e ulaşan kitap sayım 150 olur mu? Olmaz. Çünkü Günümüz Türkiyesi’nde bunları yayınlayacak bir yayınevi çıkmaz. Benim rahmetli ana babamın koyduğu adın dışında,  ne medyatik adım, ne bükülen belim, ne nabza göre şerbetim var. Kendi paramla bastırıp onları kartvizit gibi dağıtmak imkânım var mı? Yok. Gerisini anlatmayayım.  
1990’lı yıllarda TRT ve radyo ve televizyon kanallarında bazı program dizileri için yazdığım metinler, “Folklor Penceresi”, “Cönklerden Günümüze Halk Şairleri”, Bir Şiirdir Yaşamak”, “Hayatın Kendisi Şiir”, “Cumhuriyetimiz Şiirimiz” gibi kitaplarımın var olmasını sağlamıştı.
Sosyal medya beğeni ve yorumlarında yıllar önce, kadın erkek okuyucum eşitti. Zamanla bayan sayısı azalmaya başladı. Önce üçte bir oranına düştü. Dörtte birde tutunur umdum, boş çıktı. Zaman zaman onda bire kadar düştüğünü görüyorum. Doğal hayatın gereği an yakınım olması gerekenler bile okur halkasının dışında olunca…
Birinin “tatlı gel, bıktırma insanları!” demesini beklememek gerek. İşte onun için “Tatlı gitmenin vaktidir,” dedim. Umarım tatlı dönüşümüz olur. 
Evet bir bayram günü ahvalimi açık yüreklilikle paylaştım. Bayramların amacı paylaşmak değil mi? Acıyı, tatlıyı, tasayı kıvancı...
Dostlarım, bayram gibi yaşayacağınız bayramlarınız olsun. Allahaısmarladık.
İstanbul Gazetesi 30 Temmuz 2020 tarihli yazısının iktibasıdır



YAZARLAR