Mustafa Kutlu


Söz uçar da yazı kalır mı?

Söz uçar da yazı kalır mı?


Toplum yapımızın esasen şifahi kültüre dayalı olduğu, bu sebeple yazı ve kitapla pek başımızın hoş olmadığı söylenegelmiştir. Sohbet geleneğinin bizde ne kadar güçlü olduğunu düşünürsek buna hak vermemek elde değil. Hatta daha ileri giderek “birileri anlatsın, ben dinleyeyim” tavrının daha da yaygın olduğunu söyleyebiliriz.

Söz bize evvelemirde ilahi kaynaktan geliyor, hayatımıza anlam katıyor, dünyadaki varlık sebebimizi aydınlatıyor. İnananlar için kulak verilecek söz söylenmiştir, gerisi bunun tefsiri mahiyetinde olabilir ancak. Eğitim düzeni de bu söze muhatap olandan diğerlerine geçerek yüz yüze usulünü takip etmektedir. Yani önce söz, sonra yazı…

Bizdeki iletişim kanallarının oluşması bu modeli esas alır.

Mahallenin merkezinde cami vardır. Diğer unsurlar onun etrafında vücut bulur. Hakikat, suda halkalar misali bu merkezden yayılmaktadır. Mektep, hamam, çarşı, çeşme ve konutlar buradan (camiden) neşet eden kaideler, umdeler çizgisinde yaşamaya başlarlar.

Cami kanunların, kanaatlerin, haberlerin, uygulamanın ne olup olmadığını öğrendiğimiz yerdir. Mektep bu bilgileri detaylandırır, sağlamlaştırır. Sözlerin içinde saklı olan sırrı, imamın veya vaizin yüzünden okuduğumuz gibi; tekkede şeyhin bakışından, duruşundan, jestlerinden, ses tonundan da çıkarırız. Hoca ile talebenin yüz yüze olması bu sebepledir.

Köy odaları ile konak sohbetlerini buna ilave edebiliriz.

Orada da ya Ahmediye-Muhammediye türünden bir kitap, ya da Battalnâme, Hamzanâme, Tezkiretü’l-Evliyâ türünden bir kitap okunur, ötekiler dinler. Yahut görmüş-geçirmişlerin hayattaki tecrübelerine dair hikâyeler anlatılır.

Eski dünya böyledir. Kültürel yapı “birlikte” iştirak edilen meclislerde vücut bulmakta, cemaat atmosferi ferdi her yer ve mekanda kuşatmaktadır.

Söz uçar, yazı kalır diyorlar amma; bizim gelenekte sözü uçurmaya kimsenin niyeti yok gibidir. Şairlerin koca koca divanları hafızalara nakşedilir. Sokaktaki adam bile yüzlerce mısra, atasözü, kelam-ı kibar öğrenmiştir.

Televizyondaki söze dayalı programların bu kadar yaygınlaşması, bana aynı geleneğin devamı gibi gözüküyor. Görsel medya, sözel medya oldu çıktı.

Batılılaşma tarihimiz yazının öne geçtiği bir dönemi oluşturur. Yüz yüze eğitim yerini kitaplar aracılığı ile öğretime terk etmiş, yazılı metin fert ile başbaşa kalmıştır. Bu dönemde yazarlar (ve şairler) milleti irşad yönünde önemli mevziler ele geçirirler. Ne yazık ki eski alışkanlık yerini yeni alışkanlığa tam bırakmadı. Açıkçası toplum yazılı kültür açısından tam bir donanım edinemedi. Bunun sebepleri konusunda yazmak bu yazıyı aşıyor. Burada belirtilmesi gereken şey, yazarların görsel medya karşısında mevzilerini yeterince savunamadıklarıdır. Televizyon ülkemizde yazılı metnin (kitabın) oldukça zayıf kullanımını iyice gerilere itekledi. Yazarlar panik içinde bu yeni teknolojinin çarkına tutunmaya çalıştılar (Meselâ “şiir kliplerinden” medet umdular), sözlerini ekran vasıtası ile topluma iletmeye çabaladılar.

Böylece hem söz uçtu, hem yazı…

İş bu kadarla kalsa iyi.

Gerçeğin gölgesi (fotoğrafı-görüntüsü) ile idare ediyorduk.

Şimdi bir de “sanal” çıktı.

“Sanal”ın lügatteki karşılığı şöyle: Hakikatte olmayan, zihinde tasarlanan, farazî, tahminî, mevhum.

Gerçekle bağımızı koparıp bizi “sanal âlem”mahkûm etmeye çalışan bir “zihniyet” bir kötü niyet, bir şebeke, bir tertip, bir tuzak var.

“Oyun” endüstrisi-teknolojisi hızla yayılıyor. Yüz bin tane “Yüzüklerin Efendisi” çocukların zihnini talan ediyor. Büyücülük okulları, cadılar bayramı cirit atıyor. Bilim-kurgu romanları, çizgi romanları, filimleri, çizgi filimleri baş tacı ediliyor. Bütün bunların “bilimsel kılıfları” hazırlanıyor. Yazılımlar, robotlar, insan benzeri sanal yaratıcılar.

Bizi “cambaza bakma”ya mahkûm ediyorlar. Sebep: Eğer gözümüzü ekrandan alıp, gerçek dünyaya çevirirsek orada şunu göreceğiz: Her saniyede bir çocuk açlıktan ölüyor.

İnsanlık suçu bu. Aşağılık, adi, katil, canavar, kan içici bir düzenin adı bu. Doymak bilmeyen teknokapitalist hegemonyanın metaverse numarası. Bu hapı yutmamak için yemin edelim.

Açlıktan ölen çocukların hesabını sormak için and içelim.

Pek tabii böyle “and içelim” gibi mangalda kül bırakmayan sloganlar yanında, “bu hesap nasıl sorulacak” konusunda kafa patlatalım.

Yeni Şafak Gazetesi 24  Şubat 2022 tarihli yazısının iktibasıdır.