Yusuf Ziya Cömert


Siyaset için din yapmak

Siyaset için din yapmak


Siyaseti sıkılmadan seyretmek mümkün olabilir.

Bir tiyatro eserinin sahnelendiğini varsayarsınız. Siyasetçilerin kendileri için tayin edilen rolleri oynadığını düşünürsünüz.

Ya da doğaçlama, orta oyunu gibi bir şey.

Tuluat.

İşte birbirleriyle çekişiyorlar, bir o söylüyor, bir öteki.

Size ne kimin haklı, kimin haksız olduğu, kimin doğru kimin yalan söylediği?

Biri ötekine ‘yalancı’ diyor.

Sonra da öteki ona ‘yalancı’ diyor.

Belki ikisi de doğru söylüyor! Seyredin işte, eğlenin.

İyi de… Kötü yazılmış bir oyunu nasıl seyredeceksiniz?

Ya da soğuk nevale bir kavuklunun, pişmemiş bir pişekarın tatsız tuzsuz, bayat nükteleri teati ettiği bir ortaoyununu?

Fanatik taraftarlar, tuttukları takım kötü oynayıp mağlubiyetler almaya başlayınca futbol seyretmekten sıkılırlar.

Takımlarının başarılı olduğu branşlara meylederler. Basketbola, voleybola hatta bazen hentbola!

Bunun bir ileri aşaması vardır.

Hakemler adil karar vermemeye, bazı takımları koruyup kollamaya, bazı takımları hırpalamaya çalışırlar.

Siyaset de futbola burnunu sokar. Bu filan büyüğümüzün takımı, bu da onun akrabasının takımı…

Yahu bırakın herkes sportmence yarışsın. Yok, durmazlar, illa burunlarını sokacaklar.

Futbol kötüleşir, kalitesi düşer.

Ayarları öyle bozulur ki… Milli takım bile önüne gelene yenilmeye başlar.

Ve siz artık futbol seyrinden soğursunuz.

Bu zevkinizi Avrupa veya Latin Amerika liglerinden maçlar seyrederek tatmin etmeye çalışırsınız.

Ben bazen siyaseti seyretmeyi başarıyorum.

Ama oyunun kalitesi düştükçe…

Faziletli olmayanlar fazilet bekçiliğine soyundukça…

İlkeler, (şart değil senin veya benim ilkelerim olması, herkesin kendi ilkeleri) işporta tezgahına düştükçe…

Siyasetçiler ve siyasetçilerin amigoları başkası yaptığı zaman yanlış dedikleri fiilleri kendi ‘adam’ları işlediğinde sınır tanımaz bir yüzsüzlükle savundukça…

Yağcılık, yalakalık tahammül sınırlarını aştıkça…

Hele de din için siyaset yaptığını söyleyenler siyaset için din yapar hale geldikçe…

Nasıl oluyor bu? Siyaset için din yapmak?

Fetvayla oluyor.

Bir partiyi tutmayı bir dine mensup olmakla müsavi hale getiriyorsun.

Siyasetin hatırı için dinin hatırını ihlal ediyorsun.

Kul hakkı yemeyi, adaletsizliği, yolsuzluğu mühimsemiyorsun.

Kendi yaptığın yolsuzluğa başkalarının yaptığı yolsuzluğu, kendi yaptığın adaletsizliğe başkalarının yaptığı adaletsizliği emsal gösteriyorsun.

Dini de siyasetin aldığı şekle, düştüğü seviyeye uyarlıyorsun.

İçtihat kapısının kapalı olduğunu söylesen de sırf bu tadilat (daha doğrusu tahrifat) için kapıyı açıyorsun!

Bunları gördükçe…

Siyaset seyrinden sıkılıyorum.

Fakat işimizin bir tarafı bu. Siyasette olup bitenler ne kadar uzak dursan seni ilgilendirir. Yoluna çıkar. İlanihaye alakayı kesemezsin.

Bir müddet yüz çevirirsin. Kafanı dinlersin.

Sonra yavaş yavaş yeniden, kenardan kenardan seyretmeye başlarsın.

Şu sıralar böyle hissediyorum.

Tatsız. Sıkıcı.

Futboldan sıtkı sıyrılan seyircinin başka branşlara meyletmesi gibi, siyaset dışı alanlara yöneliyorum.

İyi ki okumak diye bir şey var.

Son günlerde okumakta olduğum bazı kitaplardan bahsetmiştim.

Ankara Okulu’nun yayımladığı birkaç kitabı ayrıca zikretmek isterim.

Tarih-i Taberi güzel okunuyor. Mekteplerin siyer müfredatında olmayan bazen ufuk açıcı, bazen şaşırtıcı, bazen can sıkıcı ayrıntılarla karşılaşıyorsun.

Ebu’l Velid el-Ezraki’nin Ahbaru Mekke’si, Ebu Hanife ed-Dineveri’nin Ahbaru’t Tival’i (Eskilerin Haberleri) ve İbn Habib’in el-Muhabber’i de (Arap Kültürü) öyle…

Bunlar en yenileri bin yıldan eski kitaplar.

Ara sıra siyasetten kaçıp bu kitaplarda rastladığım müfredat dışı rivayetlere yer verirsem yadırganmasın.

 Karar Gazetesi 12 Kasım 2021 tarihli yazısının iktibasıdır.



YAZARLAR