Selahattin Semiz


Sivas'ta bir hanım evliya: Fazile Hanım

"Teyzem, Sivaslı İhramcızade İsmail Efendi’nin Darende’deki halifelerinden Hulusi Efendi’ye intisablı idi. Zikir derslerini muntazam yapar, elinden tesbih ve dilinden zikir eksik olmazdı."


Fazile Hanım

Fazile Teyzem, SivasGürün İlçesi’nde 1934 yılında doğmuş, genç yaşta iki çocuğuyla dul kalmış bir hanımdı. Çocuklarını rahat yetiştirmek, üvey baba baskısı yaşatmamak için tekrar evlenmemiş, evinin hem erkeği hem kadını olarak yaşamayı yeğlemişti. İki çocuğu ve kayınvalidesi ile birlikte bir oda bir mutfak olan küçük evinde sabır ve kanaatle çilekeş bir hayat sürerdi. Kocası Kurt Ahmet’in genç yaşta aniden zatürreden vefatından sonra evdeki inek, koyun ve tavuklara bakarak, bahçesinden gelen kayısı, elma, salatalık, fasulya, domates…vs ile geçinir, kanaatle yaşar, şükür ile bereketi artırırdı.

Teyzem, Sivaslı İhramcızade İsmail Efendi’nin Darende’deki halifelerinden Hulusi Efendi’ye intisablı idi. Zikir derslerini muntazam yapar, elinden tesbih ve dilinden zikir eksik olmazdı. Her sözünde hayır dua, zikir ve nasihat vardı. İhvan hanımlarla toplanır, birlikte Kuran okur, dua eder Hatm-i Hacegan yaparlardı. Sık sık Darende’ye dergahı ziyarete giderdi.

Hayatındaki yokluktan asla şikayet etmez, her haline bazen tatlı bazen hüzünlü bir tebessümle ‘Şükür olsun, eyiyiz elhamdülillah’ derdi. Fakirlikten bahsedildiğinde yoksul olmaları ve ihtiyaçları olmasına rağmen yine büyük bir tevekkülle ‘Hamdolsun her şeyimiz var, yiyecek ekmeğimiz, giyecek göyneğimiz, oturacak evimiz var. Biz niye fakır olah. Şeytan fakır, onun imanı yok, ameli yok’ der ve her haline şükrederdi.

Fazile Hanım’ın büyük oğlu Hamit Ağabey, (İsmi Hamid-i Veli Somuncu Baba’dan dolayı Şeyh Hamid olarak söylenirdi) ekonomik sıkıntılardan dolayı 15 yaşında Almanya’ya çalışmaya gitmişti. Önce birkaç senelik bir çalışma için gidilen acı gurbet; 40 yıllık acı vatan olmuştu. Her sene izne geldiğinde sevinç gözyaşları, dönüşte ise yürek sızısı ile hasret gözyaşları dökülürdü.

Fazile Hanım, vefatına kadar küçük oğlu Yüksel Ağabey’le beraber kaldı. Gelinleri olan Hamid Ağabey’in eşi Hülya Abla ve Yüksel Ağabey’in eşi Gülay Yenge’yle anne kız gibi saygı ve sevgi içinde yaşadı.

O’nun bir Evliya, Allah dostu, Hakk aşığı, irfan ehli arife bir hanım olduğu konusunda benim ve yakın tanıdıklarının hüsn-ü şahadetlerimiz olduğu gibi tanıyan hemen her kesin ortak kanaati de bu yöndedir. Rabbim ahirette onu, çok sevdiği Resullullah Efendimiz ve salihler, sadıklar, evliyalarla beraber hasreder inşallah.

Teyzemin yanında iki yıl

Teyzemi küçük yaşlarımdan beri çok severdim. Ama evi bize uzak bir mahallede olduğu için haftada ya da ayda bir ancak görürdüm. Esas onu tanımam ve sevmem lise yıllarında yanında kalmaya başlamamla oldu.

1976 yılında; Hamid Ağabey Almanya’da çalışıyor, küçüğü Yüksel Ağabey ise askere gidiyordu. Teyzem yalnız kalmamak için yanına bir can yoldaşı akraba arıyordu. Ben de zaten onunla beraber kalmak için adeta can atıyordum. Babam ve annemin onayıyla Yüksel Ağabey’in askerliği bitene kadar Fazile Teyzem’de kalmama karar verildi. Benim sevincime diyecek yoktu, Teyzem de memnun olmuş, tebessüm ederken gözlerinin içi gülmüştü.

Artık iki yıl teyzemin yanında kalacak, onun güzel sohbetinden ve muhabbetinden istifade edecektim.  Hayatımda hep gönlümün gösterdiği yere doğru gittim. Aslında bizim evin imkânları ve rahatı daha iyiydi. İki katlı evimizde o zamanlar lüks bir ihtiyaç olan elektrik ve TV vardı. Geniş bir bahçemiz ve bahçede her türden meyve ağacımız vardı. Babam lokantacı olduğu için yemekler daha çeşitli idi.

Teyzemin evi ise Gübün denilen, Çayboyu Mahallesi’nde, Taşlık Sokağı’nda, nisbeten daha yoksul bir yerde, liseye uzak, bahçesi olmayan, küçük iki oda ve mutfaktan ibaret bir evdi. Gübün’de o yıllarda henüz elektrik gelmediği için gaz lambası ışığında okumak ve ders çalışmak zorunda idim. Okula giderken havalar nisbeten sıcaksa 4-5 km yolu bazen yürüyerek, bazen Yüksel Ağabey’in bisikleti ile, soğuk havalarda da dolmuş dediğimiz minibüsle gidecektim. Daha zor ve meşakkatli bir dönemin beni beklediğini biliyordum. Ama olsun! Teyzemin gönülden sevgisi, irfan ve hikmetli halleri beni cezbediyordu.

Yakından tanıdıkça Fazile Teyzem’in irfanı, Kuran ve Resulullah sevgisi, ibadetlere düşkünlüğü, her yaptığı işi ibadet şuuru ile yapması, her canlıya özellikle zayıf ve mazlumlara olan sevgisi vs. beni kendine daha çok hayran bırakıyordu. O yaratılmış her şeye dosttu. Kuşlarla, tavuklarla, koyunlarla konuşur, adeta onların dertlerini dinlerdi. ‘Canıım, garnın mı acıhtı, susadın mı, seni yaradana gurbanım’ derdi. Dalı kırılan bir ağacın, fidanın acısını hisseder, onunla beraber üzülürdü.

Fazile Teyzem’in bir günü

Teyzem; güne seher vakti başlar, Kuran okuyup, zikir derslerini yaptıktan sonra eğer yanında bir arkadaşı varsa sabah namazı için camiye gitmeye can atardı. Yıllardır teyzemden başka bir hanımın bu kadar iştiyakla sabah namazına camiye gittiğini ne gördüm ne de duydum.

Okulum olmadığı zamanlar beni uyandırır, sevgiyle ve tatlı bir şekilde ‘Canım, güzelim haydi namaza gidek’ derdi. Sabah namazı sonrası teyzem, hanımlar mahfilinden erken çıkar, camii cemaatinin dikkatini çekmeden eve dönerdi. Ben de onun peşinden koşar, onunla beraber yürümeye çalışırdım. Özellikle yol üzerindeki Mustafa Nuri (Mistoğ Nuri) Amcalar’ın kavaklığından geçerken, serçelerin koro halinde cıvıltılarını dinler ‘Vah canlarım, Allah’ı zikrediyorlar, her canlı kendi lisanıyla zikrediyor, gaflette olan bizik’ derdi.

Sabah namazından sonra kuşluk vaktine kadar pencerenin önünde Kuran okurdu. Hala onun pencerenin önünde, beyaz başörtüsü, nurani siması ile Kuran okuyuşu hafızamdadır. Ufka bakan pencereden Gökpınar’a giden yolu, tepeleri ve güneşin doğuşunu izlerken, pencereden gelen sabah ışığının aydınlattığı nurani simasıyla teyzemin tatlı bir ahenkle okuduğu Kuran sesini, yüreğime işleyen ilahi bir nağme olarak içimde hissederdim.

Sanki rüyamda melekler Kuran okuyor, teyzem nurani siması ile gülümsüyor, ben de cennet bahçelerinde geziyorum gibi olurdu.

Sabah namazdan sonra ben uyurken, teyzem işrak namazı sonrası mahalledeki hastaları, yetimleri, yoksulları, yaşlıları ziyarete çıkardı.

Bu ziyaretlerinde eli boş gitmemek için bahçesinden getirdiği birkaç elma, kayısı, salatalık ve şeker-çay gibi hediyeler olurdu. Hasta ve yetim sevindirmek onun en başta gelen hayat yolu idi. Taşlık Sokağı da tam onun aradığı gibi yoksul, hasta ve yetimlerin çok olduğu, sevap kazanmak için uygun bir yerdi.

Ziyaretlerini kısa sürede bitirip eve geldiğinde kahvaltı hazırlardı. Yemek yapmakla uğraşmak, hazırlanması uzun ve zor yemekler yapmak, teyzem için vakit israfı idi. Yemek için çok uğraşmayı, zaman harcamayı sevmezdi. O’nun zamanı kıymetliydi, yapacak çok işi vardı Kolay ve çabuk pişen yemekleri tercih eder, bu yemeklere de ‘Tembel Aşı’ derdi. Çay, ekmek, peynir ve salata onun için en mükellef sofra sayılırdı. En çok yaptığı yemek, soğan-biber-domatesten oluşan sıcak salata gibi kolay ve pratik hazırlananlardı.

Ama onun elinde her yemeğin ayrı bir tadı vardı. Gerçekten onunla beraber yediğim peynir-soğan-yufka ekmek dürümünün tadını unutamam. Bir şeyin tadı sadece yenilen şeylerden alınan lezzet değil, hissettiğiniz muhabbet ve ortamla da ilgilidir. Sevmediğiniz, hoşlanmadığınız bir yerde lokmalar boğazınıza dizilir, ama muhabbetle yediğiniz bir lokma ekmek çok değerlidir. Teyzem bulunduğu her ortama sevgi ve muhabbet katmayı çok iyi bilirdi. Ama bu bilgi, teyzemde sonradan öğrenilmiş, okunmuş bir şey değil, Allah vergisi bir hâldi.

Kahvaltıdan sonra eve 4-5 km uzaklıktaki Derebağ’da bulunan bahçeye gitmek için hazırlıklar başlardı. Yemek için peynir-yufka ekmek-salata çıkını hazırlanır, bahçeden toplanacak fasulye, salatalık, kayısı, biber vs. için telis çuvallar alınır, dönüşte yük taşıması için eğer boşsa komşulardan eşeklerini emanet vermeleri için rica edilirdi. Teyzem olumsuz hiçbir şeye, eksikliğe aldırmaz ‘Vardır bir hayr, hele gidek görek, Rabbim bir golaylıh verir inşaallah’ derdi.

Çoğunlukla bahçeye yaya yürüyerek gider ve genellikle yürüyerek dönerdik. Geldiğimizde yorgunluğunu anlatmak için ‘Abov, çoh yoruldum, cırcıvıh oldum, heç halım galmadı’ sözü hala kulaklarımda. Bir çay sohbeti, bir peynir ekmek dürümü, bir elma vs. onun yorgunluğunu alırdı.

Bahçede, evde, herhangi bir şey yaparken de yanında bulunanlara bir şeyler öğretir veya bir kitaptan okutup dinlemeye ve dinletmeye çalışırdı. O’nun için her şey okunup ibret alınacak, öğrenilecek bir fırsattı. O günün takvim yaprağındaki güzel bir söz, evliyaların hayatından hikayeler, güzel sözler, Hadisi Şerif’ler, eskilerden duyduğu sözleri bir vesile ile anlatır, bulunduğu yerdeki konuşmaları güzel ve ibretli sözlerle doldurmaya çalışırdı. Kur’anı Kerim’deki kısa surelerden birçoğunu bahçede, evde çalışırken teyzemin yanında öğrendim. Birçok peygamber ve evliya kıssalarını ilk defa teyzemden duydum.

En hoşlanmadığı şey boş konuşmalar, gıybet ve dedikodu idi. Dedikodu-gıybet yapıldığı zaman kızar, hemen konuyu değiştirir, ‘Bacı garnınız açsa yemek getiriyim, ölü eti yemen’ derdi. Bazen de kendine has yerel şive ile ‘Gov gaybet etmen bacı, haydi bir salavat getirek’ der hemen konuyu kapatırdı.

Kuran-ı Kerim’de gıybet etmenin, ölü kardeşinin etini yemeye benzetildiğini, ne kadar kötü bir şey olduğunu çevresine sık sık anlatırdı.

Akşam olunca, gaz lambası ışığında kitap okumak, komşuları ve akrabaları ziyaret etmek, sohbet etmek teyzemle beraber hem bir eğlence havasında hem de bir okul havasında geçerdi. O’nun bulunduğu ortamda mutlaka faydalı bir şeyden, Kuran’dan, Hadis’ten, evliya kıssalarından ibretli hikayelerden bahsedilir, teyzem bir yolunu bulur sözü alır, sohbetin bir yerinde “Durun hele size bir hikâye anlatayım” veya “Haydin tövbe istiğfar edek” derdi.

Evi âdeta bir okuldu (DEVAM EDECEK)



YAZARLAR