ÂŞIK ŞENLİK´İN SELMAN BEY İLE TURNATEL HANIM HİKÂYESİ
Tarih: 6.3.2019 00:00:01 / 408okunma / 0yorum
Doğan KAYA

ÂŞIK ŞENLİK´İN

SELMAN BEY İLE

TURNATEL HANIM HİKÂYESİ

 

ÖN SÖZ

 

İç ve Doğu Anadolu Bölgesi, Türkiye´de Halk Edebiyatı anlatım türlerinin canlı ve zengin bir şekilde yaşatıldığı yörelerin başında gelir. Anlatım türlerinden biri olan halk hikâyeleri de bu yörelerde, yakın zamana kadar büyük ilgi ile yüzyıllarca sevilmiş, nesilden nesile aktarılmıştır. Hikâye anlatma geleneği, teknolojik ürünlerin, ilçelere bucaklara hatta köylere kadar hızla girdiği şu son zamanlara kadar yaşatılmıştır. Daha ziyade köy odalarında, kalabalık bir cemaat karşısında, uzun kış gecelerinde anlatılan veya okunan hikâyeler, geceler boyu sürer, dinleyenler bundan sonsuz haz alır; mutluluk duyarlardı.

Halk hikâyeleri önceki devirlerde bilgi, görgü, zevk, eğlence, eğitim, düşmanlık, nefret, dostluk, yardımlaşma, tecrübe ve davranış gibi faktörler bakımından, insanların hayatlarında önemli bir paya sahiptir, yani Türk sosyal hayatında, inançtan günlük pratiklere kadar vazgeçilmez önemi haizdir.

Halk hikâyeleri sözü ile halkın okuduğu yahut dinlediği aşk kahramanlık ve dinî konudaki hikâyeler kastedilir. Bunlar genellikle Darendeli çerçilerin büyük bir kültür hizmeti yaparak köy köy dolaşıp sattığı Kerem ile Aslı, Garip ile Şahsenem, Gül ile Sitemkâr, Şah İsmail, Sürmeli Bey, Elif ile Mahmut, Derdiyok ile Zülfüsiyah, Köroğlu ile Selma, Leylâ ile Mecnun, Siyer-i Nebi, Şahmaran, Kırk Vezir, Yedi Âlimler gibi eserlerdir. Halkı coşturup, kahramanlık duygularını şahlandıran, dinî ve hamasî yönden güç veren cenk kitapları da bu türden eserlerdir.

Bir kısım halk hikâyeleri de musannif dediğimiz âşıklar tarafından tasnif edilmiştir. Bir âşık zihninde bir konu tasavvur eder. Bunu kahramanlar ve olaylarla örüp, araya manzum kısımlar katarak bir hikâye tasnif eder. Geçmişte pek çok âşığın hikâye vücuda getirdiği malumumuzdur. Günümüz âşıklarından bir kısmı da aynı geleneği sürdürme çabasındadır.

Büyük musannifler denildiğinden Şenlik´i hatırlamamak değildir. Hatta Şenlik, bu hususta başköşeye oturtulur. Edebiyatımıza Latif Şah ile Mihriban Sultan, Sevdakâr Şah ile Gülenaz Sultan, Salman Bey ile Turnatel Hanım adlarında üç güzel hikâye kazandıran Şenlik´in bu hikâyeleri, muhtelif meraklılar yahut araştırmacılar tarafından daha önce tespit edilmiş ve yayımı gerçekleştirilmiştir. Ancak yayımlanan hikâyeler arasında farklılıklar, yanlışlıklar, eksiklikler vardır. Bunun sebebi, farklı anlatıcıların bazı bölümleri unutmalarından ve kimi zaman metne müdahale etmelerinden kaynaklanmaktadır. Hikâyelerin eşmetinlerinin tamamı gözden geçirildiğinde bu farklılık daha iyi gözlemlenmektedir. Tam ve doğru metnin ortaya konulması hususu, daima problem olarak karşımızda durmaktadır. Bu problemin bertaraf edilmesi gerekir. Bunun için de 2007 Kasım ayında elimize bir fırsat geçmişti. Türk Haberler Ajansı Genel Müdürü Sayın Kutlay Doğan Bey, İslâm Erdener´den kameraya aldırdığı üç hikâyeyi ve Kars yöresinde okunan âşık makamlarını bana verme lutfunda bulundu. Kutlay Bey, Kars´ta Şenlik hikâyelerini en güzel anlatan İslâm Erdener´in, vefat ettiğinde, bu bilgilerle toprağa gitmesine gönlü razı olmamış, onu Ankara´ya davet edip bir ay otelde konaklama imkânı sağlamış ve emeğin hakkını düşünerek cebine de karınca kararınca harçlığını koymuştur. Erdener, hikâyeleri 14 Şubat 1986 günü tamamlamıştır. Üç hikâyenin her biri aşağı yukarı 8´er saat sürmüştür. Hikâyeler o günden bu güne kadar yazıya geçirilmeyi beklemiştir.

Biz, İslâm Erdener tarafından anlatılan ve Ensar Aslan tarafından Çıldırlı Âşık Şenlik Hayatı-Şiirleri-Karşılaşmaları-Hikâyeleri adlı kitapta yayımlanan Latif Şah ve Mihriban Sultan adlı hikâyeyi tekrar kitaplaştırmayı gereksiz bulduk. Ancak İslâm Erdener´in anlattığı diğer iki hikâyeyi yani Salman Bey ile Turnatel Hanım ve Sevdakâr Şah ile Gülenaz Sultan, adlı hikâyeleri kitap haline getirdik.

Bu kitapta yer alan hikâye metni, hemen hemen tamamına yakını İslâm Erdener´in anlatmasına dayanmaktadır. Metnin orijinal halini muhafaza etmek için üslubuna dokunulmamıştır. Metnin yazılımında büyük oranda ağız özelliklerine bağlı kalınmıştır. Mensur kısımlarda ise herkesin anlayabilmesi için kitabi lisan tercih edilmiştir. Unutulan yahut metinlerin anlaşılmasında zorluk çekilen kimi yerlerde diğer varyantlara müracaat edilmiştir. Böylelikle ortaya mümkün olduğu kadar doğru ve tam metin çıkarılmıştır.

Kitabın vücut bulmasında katkıları olan Sayın Kutlay Doğan´a teşekkürlerimi iletmek her türlü takdirin ötesindedir; ömrü var olsun. Ölümsüz Âşık Şenlik´e de Allah´tan rahmetler diliyorum. Mekânı cennet olsun, nur içinde yatsın.

 

 

 

 

ÂŞIK ŞENLİK (1850-1913)

 

1850 yılının yaz aylarında Ardahan´ın Çıldır ilçesinin Âşık Şenlik (Eski adları; Suhara ve Yakınsu) beldesinde doğmuştur. Karakalpak Türklerindendir. Sülâlesine Kadirgiller denilir. Kadir ve Zeliha´nın oğludur. Asıl adı Hasan´dır. Çocukluğu, o dönemde köy odalarında yaygın olarak okunan Ahmediye, Battal Gazi ve Hz. Ali´nin cenklerini anlatan kitaplarla, çeşitli felâketler, acılar, yiğitlikler üzerine söylenmiş ağıt ve destanları dinleyerek geçmiştir.

14 yaşında iken bir av sırasında “Kulaklar” denilen mevkide bir ikindi zamanı uyuyakalır ve rüyasında kendisine ledün ilmi, âşıklık yeteneği ve bunun yanında “Şenlik” mahlası verilir. Artık halkın gözünde “Hak âşığı” ve “badeli âşık”tır. Meramını, duygusunu ve düşüncelerini şiirle dile getirir. Kısa zamanda şöhret sahibi olur. Gönül verip herkesten gizlediği Huri adındaki kızın başka köye gelin gitmesinden çok etkilenir. Köylüsü Abdullah´ın kızı Mürüvvet´le evlenir, üç yıl içinde çocukları olmayınca yine köylüsü olan Hasan´ın kızı Huri ile evlenir. Ancak onunla da aradığı mutluluğu bulamaz. Şenlik´in Mürüvvet hanımdan iki çocuğu (Mehmed, Hanife); ikinci eşi Huri´den de üç çocuğu (Kasım, Gülhanım, Gülenaz) olmuştur.

Sesi güzel olmakla beraber saz çalamayan Şenlik, 19 yaşındayken Ahılkelek´in Lebis köyünden, Âşık Hasta Hasan´ın çırağı saz ustası Âşık Nuri´nin yanına gider. Onunla karşılaşma yapar ve gücünü ispatlar. Bunu gören Nuri, Şenlik´i yanına çırak alır. Nuri Şenlik´e âşıklık sanatının inceliklerini öğretir. Şenlik, artık önünde durulamayan bir âşık olur. Kars, Ahıska, Borçalı, Tiflis ve Revan´da pek çok âşıkla karşılaşır. Karşılaştığı âşıklar içinde Feryadî, Mazlumî, Sümmanî, Âşık Abbas ve İzanî yaptığı karşılaşmalar iz bırakmış ve hâlâ canlılığını koruyan karşılaşmalardır.

Onun şöhretini duyanlar 1913´te Revan´a bir düğüne çağırırlar. Şenlik, çırağı ile birlikte Revan´a gider. Revan Hanı´nın âşıkları gücünü bildikleri Şenlik´ten çekinirler. Şenlik karşılaştığı âşıkları mat eder. Âşıkları yenildiği için itibarlarına halel geldiğini düşünen han Şenlik´in yemeğine zehir koydurur. Şenlik, rahatsızlanır. Gümrü´ye kadar trenle gelir. Oradan da öküz arabasıyla Çıldır´a doğru gelirken Şenlik köyü (Suhara)´ne pek uzak olmayan Hozu köyünde ölür. Cenazesi Şenlik köyüne getirilir. Mezarı buradadır.

Latif Şah ile Mihriban Sultan, Sevdakâr Şah ile Gülenaz Sultan, Salman Bey ile Turnatel Hanım adlarında üç güzel hikâye tasnif eden Şenlik, irticali çok güçlü olan bir âşıktır. Âşık Kasım´ın Âşık Şeref Taşlıova´ya anlattığına göre Şenlik´in Cihanşah isminde tamamlanmamış bir hikâyesi daha vardır. Tasnif ettiği hikâyelerde, özellikle geniş Türk coğrafyasına yer vermiş, hikâyesini okuyan, dinleyenlerin beynine bu fikri yerleştirmeye çalışmıştır. Hikâyelerin yanı sıra edebiyatımıza divani, koşma, yedekli koşma, tecnis, cigalı tecnis, sicilleme, destan, türkü ve bayatı gibi en nadide örnekleri de o kazandırmıştır. Kelime haznesi çok geniştir. Yöresinin dilini kullanmada oldukça mahirdir. İzan ve hoşgörü sahibi olma özelliğinin yanında sözünü budaktan esirgemeyen, açık sözlü ve inancından taviz vermeyen bir kişiliği vardır. Hatta Rus Generali karşısında okuduğu meşhur “93 Koçaklaması” hâlâ ezberlerdedir ve iştiyakla terennüm edilir.

Kars yöresinde yetişen önemli âşıkların başında Âşık Şenlik (1853- 1914) gelir. Âşıklık geleneğinin çok güçlü temsilcisi olan Şenlik´in çırakları da Kars´ın yetiştirdiği güçlü âşıklarındandır. Oğlu Âşık Kasım, köylüsü Âşık MehmetÂşık Süleyman, Âşık Asker, Âşık İbrahim, Çıldır´ın Cala köyünden Âşık Hüseyin, Çıldır´ın Bekteş´in köyünden Âşık İbrahim´in oğlu Kasım, Arpaçay´ın Geçit köyünden Âşık Mansur, Arpaçay´ın Sosih köyünden Âşık Mehmet, Âşık Merdan, Âşık Mirza, Çamdıralı Âşık Mevlüt, Muzulu Âşık Latif, Selim´in Bezirgangeçit köyünden Âşık Ömer, Revanlı Bala Mehmet, Gökçeli Âşık Ali, Gümrülü Âşık Ahmet gibi âşıklar, Şenlik kolunun önemli simalarıdır. Bu âşıklar, Şenlik´in şiirleri, makamlarını ve hikâyelerini yaşatmış, yörede bu geleneği canlı tutmuş önemli simalardır. Edebiyatımızda en güçlü âşık kolu olan Şenlik Kolu vücut bulması da onun sanatının gücünden kaynaklanmaktadır.

 

HİKÂYE ANLATMA GELENEĞİ

Hikâyeler yapısına göre halk tarafından iki şekilde adlandırılmıştır. Türküsüz olan, dedelerin, ninelerin söylediği hikâyelere kara hikâye; manzum kısımları olan ve bunların ezgi ile terennüm edildiği hikâyelere de türkülü hikâye demiştir.

Kara hikâyeler evlerde daha çok büyüklerin küçüklere anlattığı veya bir sohbet sırasında konuya uygun düştüğü zaman anlatılan hikâyelerdir.

Türkülü hikâyeler mensur ve manzum yapıya sahiptirler. Her türlü düğünlerde, dost, ahbap toplantılarında, usta halk âşıklar tarafından özellikle güzün ve uzun kış gecelerinde söylenir. Kars hikâyeyi nöbetleşe iki kişi de anlatabilmektedir. O vakit hikâyedeki manzum kısımları karşılıklı söylerler. Mensur kısımlarına saya türkülü kısımlara ise deyiş denilir.

Kırsal kesimlerde halkın en önemli eğlencelerinden biri olan halk hikâyelerine ilgi duyma hususu Sivas´ta da yaygındı ve Sivas, yakın zamana kadar, halk edebiyatı anlatım türlerinin canlı ve zengin bir şekilde yaşatıldığı yörelerden biriydi. Bu türlerden birisi de halk hikâyeleridir. Hikâye anlatma geleneği Erzurum ve Kars gibi yörelerimizde hâlâ yaşatılmaktadır. Bu durum son bir kaç yıla kadar Sivas´ta da mevcuttu. Cumhuriyetin ilk yıllarında Ağa Dayı´nın sürdürdüğü gelenek, teknolojik ürünlerin kazalara, bucaklara hatta köylere kadar hızla girdiği şu son zamanlara kadar yaşatılıyordu. Daha ziyade köy odalarında kalabalık bir cemaat karşısında, uzun kış gecelerinde anlatılan hikâyeler geceler boyu sürer, dinleyenler bundan sonsuz haz alır, mutluluk duyardı. Şimdi bu hikâyeciler yok denecek kadar azaldı. Biraz ilerde kendisinden söz edeceğimiz Âşık Ahmet Bozkurt hikâyeciler zincirinin son halkasıdır.

Halk hikâyeleri, önceki devirlerde bilgi, görgü, zevk, eğlence, eğitim, düşmanlık, nefret, dostluk, yardımlaşma, tecrübe ve davranış gibi faktörler bakımından insanların yaşama sistemi içerisinde pay sahibidir. Halk hikâyeleri, Türk sosyal hayatında, inançtan günlük pratiklere kadar vazgeçilmez bir önemi haizdir. Bu hususta Eflatun Cem Güney, şu bilgileri veriyor:

 Bundandır, ölüm döşeğindeki baba : ´Oğul; ben bugün kendimi beğenmiyorum. Gel üstüme bir Köroğlu oku!´ derse, varıp üstüne bir Köroğlu okuyorlar. Bundandır, bir evin direği, bir yurdun dayanağı oğul askere çağrılırsa, dağarcığına yolluktan, pulluktan önce, gariplik gurbetlik bir hikâye sarıp sarmalıyorlar da öylesine yola vuruyorlar.

Bundandır, yüzü örtülü delikanlılar ‘Gayri beni baş-göz edin!´ demeye dili varmazsa, yastıklarının altına yanık Kerem koyup yatıyorlar da dünya evine girmek istedikleri böylece malum oluyor.

Hâsılı her gönlün aynası, her derdin devası bu hikâyeler.[1]

Aşk hikâyeleri yüzyıllar boyu ya bir hikâyeci âşık tarafından anlatılır ya da bir kitaptan okunurdu. Genellikle taş baskı tekniğiyle basılmış olan bu kitaplar, okuması düzgün birisi tarafından okunur, hikâyenin uygun bir yerinde, ileride devam etmek üzere okunması yarıda bırakılırdı.

Hikâye dinlemeye gelenler, erken gelirler. Herkes oturacağı yeri bilir. Düğünün yegâne hâkimi hikâyeci âşıktır. Toplantı yerine geç gelenler cezalandırılır. Geç gelenler suya basılır. Koç veya değerli bir nesne verenler suya basılmaktan kurtulur.

Halk hikâyesi anlatılacağı zaman herkes yerini alır. Âşık hikâyeye başlamadan önce türküler söyleyerek onlara hoşça vakit geçirtir. Hikâyeye başlanacağı zaman bir sessizlik başlar. Hikâye anlatıldığı sıra, dinleyenler kendini hikâyelere o kadar kaptırır ki, neredeyse deprem olsa duymazlar.

Eskiden hikâyeci, hikâye repertuarı çok olduğu için istek üzerine hikâye anlatırdı. Son zamanlarda âşıklar, kendi arzu ettikleri hikâyeleri anlatmaktadırlar. Âşık, sazın kılıfını yahut mendilini sağ omzuna atar, sazı sol omzuna asar, dinleyicilerin ortasında gezinerek hikâyesini anlatmaya başlar Zaman zaman mendiliyle yahut sazın kılıfıyla terini siler.

Bilindiği gibi halk hikâyelerinin birçoğu manzum-mensur bir yapıya sahiptir. Bu durum aşk hikâyelerinde daha çoktur. Hikâyeci genellikle, Hikâye ve destan kahramanlarının birbirleriyle karşılaşmalarını, bu kahramanların hikâyede adı geçen diğer kişilere başvurmaları, muhabbet ve sevgi ifadeleri, sevinç ve kederleri, ıstırap ve heyecanları, karşılıklı deyişme ve atışmaları, soru sorma ve cevap almaları[2] şiirle ve terennümle ifade eder. Manzum kısımların farklı ezgilerle söylenmesi ile hikâye akıcılık kazanır. Böylece dinleyiciler, hikâyeyi daha çok sever.

Hikâye anlatma geleneği teknolojinin yayılmasıyla gün geçtikçe kuvvetini yitirmektedir. Kars´ta, Erzurum kısmen Artvin, Bayburt ve Sivas´ta bu gelenek son zamanlara kadar sürdürülmüştür. Hikâyeler mevsim olarak güzün ve kışın anlatılırdı. Hikâyelerin anlatılmasına daha çok düğünler vesile olur. Köy yerinde salon olmadığı için dinleyenler geniş odalara yahut ahırlara toplanır. Ahırlar temizlenir, kilimler döşenir. Kadınlar, kız çocukları geriden, kilimlerin arkasından dinler.

Sözlü gelenekteki halk hikâyeleri incelendiğinde şekil olarak şunlar görülür: Halk hikâyelerinin anlatılışının belli bir geleneği vardır. Hikâyeci önce bir fasıl yapar. Bu fâilatün fâilatün fâilatün failün (son zamanlarda hecenin 4+4+4+3 kalıbı) ile söylenen bir divandır. Divanın kafiye düzeni koşmada olduğu gibidir. Divanı tecnis (cinaslı türkü ve makam adı) onu da tekerleme adı verilen bir türkü izler. Tekerlemeden sonra ikinci bir türkü olarak koşma, arkasından da semai okunur. En sona destanı bırakılır. Okunan destan yaş, pire, züğürtlük, iki avratgelin-kız, tarzında mizahi veya düşündürücü nitelikte destandır. Buna deyişmeli destan da denilir.

Bunların arasında mutlaka Köroğlu söylemek icap eder. Hikâyeci âşıksa ve o mecliste bir başka âşık varsa muamma ortaya atar. Hikâye herhangi bir usta elinden çıkmışsa, bir başka deyişle musannifi belli ise onun hatırasına saygı duymak için aralarda onun türkülerinden, şiirlerinden örnekler vermek usuldendir. Bazı âşıklar gaz faslının bitiminde döşeme adı verilen mensur tekerleme söyler. Buna yalan düzme yahut sersuhana da denilir.  Âşık, komik bir macera olan bu döşemeyi, kendi başından geçmiş gibi anlatır. Hikâyeden önce söylenen ve manzum-mensur bütün parçalar döşeme olarak nitelendirilir. Döşemeler sabit bir karakter göstermez, her parçası değişebilir.

Asıl hikâyeye dua ile başlanır. Hikâyenin mensur kısmında hikâyeci tam bir serbestlik içindedir, yani konunun ana hatları dışına çıkmamak şartıyla hikâyeyi istediği şekilde uzatıp kısaltabilir. Bu arada asıl hikâye arasında karavelli denilen müstakil bir hikâye anlatılır. Birtakım atasözü, deyim, teşbih, mecaz, dua, beddua, yemin ve tekrar gibi sözlerle, söz gruplarıyla anlatımına zenginlik kazandırır, onu daha çekici hale getirir. Hikâyenin manzum kısımlarında herhangi bir değişiklik yapılmaz. Bunu yapmaya kalkan âşık hikâyeyi bilenler tarafından ikaz edi1ir, o aşığın adı kötüye çıkar.

Doğu âşıklarının (Azerbaycan, İran sahası) her türkünün her dörtlüğünden sonra bir bayatı (mani) söylemesi gelenektendir. Şayet Köroğlu kollarından birisi anlatılıyorsa ve sıra türküye gelmişse araya yine Köroğlu´nun başka bir kolundan 8 heceli türkünün bir dörtlüğü getirilir. Hikâyeci, şayet âşık ise bu tarzda kendisinden de türküler okuyabilir. Gerek bayatı, gerekse Köroğlu olsun araya getirilen bu parçalara türkülerin pişrevisi denir.

Basma halk hikâyeleri ile sözlü gelenekte yaşatılan hikâyelerde şekil ve üslup birbirinden pek farklı değildir. Bunları sanat itibariyle birbirine yaklaştıran hususlar, basma hikâyelerin sözlü hikâyelerden alınıp basılmaları, diğeri de hikâye anlatıcılarının anlattığı birçok unsuru yazılı edebiyattan almalarıdır. Sözgelişi şu formeller yazılı edebiyattan alınmıştır:

"Raviyan-ı ahbar ve nakılân-ı asar ve muhaddisan-ı rûzigâr, şöyle hikâyet böyle rivayet ederler ki...”

Hikâyeci,güzel bir kızı överken, kitaptan aldığı şu tasvir klişesine yer verir:

"Afet-i cihan, hükm-i Süleyman, bir karış gerdan, Zalha-yı sani, Yusuf-ı zaman, alı al, kırmızısı kırmızı, her kırmızısı değer yüz bin kırmızı (altın). Yanağına bir fiske vursan bal paluzesi (pelte) gibi, kırk gün kırk gece tim tim titrer."[3]

Basılmış halk hikâyeleri, kısalıkları bakımından sözlü gelenektekilerden ayrılırlar. Hikâyeci sanatını icra ederken, hikâyeyi birtakım tasvir, tekrar, tekerleme, benzetme, yakıştırma sözleri gibi klişe sözlerle zenginleştirir, dolayısıyla hikâyeyi uzatır. Basılmış halk hikâyele rinde bunlara pek rastlanmaz.

Hikâyeler çoğu defa bir gecede bitmez. Bu hikâyenin hacmine göre 3-5-7... gece olabilir.Hikâyenin yarı bırakılan yerleri yatılacak yer olarak nitelendirilir.

Bilindiği gibi halk hikâyelerinin anlatımı, genellikle birkaç gece sürer. Hikâyeci, hikâyesini sonraki gün devam etmek üzere hikâyeyi uygun yerinde keser. Buraya hikâyenin “yatılacak yeri” denir. Yatılacak yerde kullanılan ifade, nesir şeklinde olmakla beraber âşığın ustalığına göre manzum şekilde de olabilir. Âşık Ahmet, anlattığı hikâyelerde bunu, manzum olarak dile getirmiştir ve okudu yatılacak yer şiiri şu şekildedir:

Bir sigara verin keyfçiler

Tütmenin zamanı geldi

Herkes kendi hanesine

Gitmenin zamanı geldi

 

Çağıl çağıl çağlar özler

Ciğerim ateşe közler

Yengelerim sizi gözler

Gitmenin zamanı geldi

 

Ahmed´im zihnim bulandı

Yarelerim pek sulandı

Uykular fır fır dolandı

Yatmanın zamanı geldi[4]

 

Anlatım sırasında hikâyeci çay, sigara, kahve içmek için zaman zaman istirahat verir. İstirahattan sonra hikâyeye doğrudan başlanmaz. Hikâyeci nerede kalındığını topluluğa sorar. Usulen bu, hikâyeciye bırakılır. Yanılıp söyleyen kişiye hikâyeci, “Öyleyse sen anlat.” diyerek sazını ona verir. O da bunu yapamayacağı için cezasını / bahşişini vermek durumunda kalır. Âşık nerede kaldığını birkaç dörtlükle sazına sorar; ondan aldığı cevapla, kaldığı yerden hikâye devam eder. Hikâyenin sonunda kahramanlardan birine güzelleme söyletilir. Neşeli bir türkü olan güzellemeye toy denir. Hasretler ve garipler için dua edildikten sonra “Ustamızın adı Hıdır, elimizden gelen budur.” diyerek hikâyeci hikâyesine son verir.

Eski hikâyeciler içerisinde en güçlü hikâyeciler olarak Dede Kasım ve Şenlik bilinir. Dede Kasım´ın 40 hikâyesinin olduğu söylenir. Günümüzde aşağı yukarı halk hikâyecisi kalmadı gibi. Bizlerden, ayrıca Karslı Kasım, Gülistan, Dursun Cevlanî, Abbas (Seyhan) Şevki (Halıcı), Bayram Köroğlu, İhsan Kılıç Divanî, Murat Çobanoğlu, Murat Yıldız, Erzurum´dan Behcet Mahir, Mevlüt İhsanî, Yaşar Reyhanî, Ruhanî, Nuri Çırağı Sivas´ta Ali Dayı, Ahmet Bozkurt, Hüseyin Kantar, Süleyman Usta, Osman Taş önde gelen âşıklar ve hikâyecilerdir.

Dinlemenin de bir adabı vardır. Herkes oturacağı yeri ve oturmasını bilmek durumundadır. Eğer biri ayağını uzatırsa, öksürürse, konuşursa hikâyeci onu cezalandırır. Sözgelişi âşık o kişinin yanına gider, bir mehdiye söyler. Kişi, ceza olarak âşığın sazına para takar. Olumsuz davranışların sayısı artarsa, cezayı cemaat verir. Sözgelişi suya basılır. Geç gelen atlı ikinci bir ceza alacaksa, atlı eşeğe ters bindirilir. Ayağını uzatan varsa birisi onu iğne batırarak ikaz eder. 

En önemli varlıklarından birisi de havalardır / makamlardır. Her âşık makam bilmelidir. Makam bilmeyen âşığın âşık olması mümkün değildir. Şeref Taşlıova´nın ifadesine göre eskiden 214 makam vardı. Son zamanlarda icra edilen makam sayısı bu 154´e inmiştir. Dinleyiciler de makamlara vakıf kimselerdir. Eskiden, köy düğünlerinde, dinleyenlerden yaşlı olanı, âşığı “Filan hikâyenin, falan yerinde, filan türkü gelir. O türküyü bu makamdan diyeceksin.” diye ikaz eder ve

Derde kerem

N´eylesin derde Kerem

Koşmuşam gam kötanı

Özüme dert ekerem

şeklinde bir de cinaslı maniden bir örnek verir.[5]

Hikâyelerde acıklı kısımlar Zarıncı, Guba Kerem, Yanık Kerem, Bey Usulü, Yıldızeli, Keşişoğlu, Derbeder, Garibi, Atüstü makamlarında, koçaklama olanlar da Destan, Köroğlu, Karaçı, Hoşdamak makamlarında söylenir.

Hikâyede iyi ve kötü tipler vardır. Anlatıcı tiplerin durumuna göre tavır takınır, çeşitli jest mimiklerle özelliğini yansıtmaya çalışır.

Hikâyeye biraz önce de belirttiğimiz gibi divan ile başlanır. Arkasından döşeme söylenir. Sonunda da “duvakkapma” söylenerek hikâyenin anlatımına son verilir. Bunlar genellikle muhammes şiirlerdir.

Hikâye anlatılırken dinleyicilerin sıkıldığını anladığında, âşık, hikâyenin mensur kısımlarında araya hemen ya bir masal, ya fıkra sokar; bilmeceler sorar. Anlatıcı atasözleri, deyimler, fıkralar, benzetmeler, yeminler vs. gibi sözlerle anlatımına zenginlik ve ahenk katar. Ancak manzum kısımlarda herhangi bir değişiklik yapamaz. Çünkü şiirler, musannifin özenerek oluşturduğu önemli kısımlardır. Anlatan âşık, şayet unuttuğu kısımlar olursa buraya kendisinden eklemeler yapabilmektedir.

Saz çalamayan hikâyeciler de vardır. Bunlar, bir değneği saz gibi eline alıp gezerek hikâyelerini anlatırdı.

 

SALMAN BEY İLE TURNATEL HİKÂYESİ

 

 

Ey Ağalar, Ey Beyler,

Eziz kardaşlar, Eziz Komşular!

Cümleniz hoş gelifsiniz meclisimize...

Artsın deminiz.

Olmasın gamınız.

Çoğalsın koyununuz;

Yetmesin kom´unuz.

Atınız yüğrük;

Kılıcınız keskin olsun.

Etmeğiniz bol;

Avınız şen olsun.

Kapınızda itiniz koçak;

Ambarda pişiyiniz aslan olsun.

Yucalsın şanımız.

Kör olsun tüşmanımız.

Her dileğimizi versin Yaradan Süphan´ımız!

Ey kardaşlar, Ey dostlar!

Evde, eşikde,

Tendir başında,

Ocak taşında oturuf;

Karda kışda,

Tipide-boranda yığılıf;

Halıya, kilime serilip;

Sekiye, döşeğe kuruluf;

Gözlerini bize dikif;

Kulaklarını açanlar!..

Hekâtımıza başlamadan, biz de ustamıza uyak;

Bir-iki “döşeme” diyek;

Gelmişi geçmişi sayak...

Önce bir yalan söyliyek;

Dalından destan boylıyak...

Gün o gün,

Devran o devran,

Zaman o zaman idi.

Anam eşikte,

Atam beşikte idi.

Men bir kaytan bıyıklı delikanlı idim.

Yeşile çıkmış dana kimi

Başım ataşlı,

Yüreğim alevli idi.

Pire atım,

İğne mızrağım,

Mercimek kalkanım idi.

“Dağ-taş menim” diye

Atıp satar idim.

Bir gün atam;

-Aklın her şeyi keser ay balam! Get meni evlendir, dedi.

-Emrin baş üstüne ay atam, dedim.

Hansı köyden,

Hansı gözelden,

Hansı boydan istiyirsen,

Geder, getirrem, dedim.

O pire atımı eyerledim,

Gümüş minek takımını herredim,

Kuyruğunu düyleyip,

Üzengiye bastım,

İğne mızrağı elime aldım,

Mercimek kalkanı koluma saldım.

Eyle bir kamçı vurdum ki atıma,

Denizden geçti,

Dağları aştı,

Bulutlarla yarıştı.

Nalından şimşek çakar;

Kişnemesinden göy gürlerdi.

Az gittim, uz gittim,

Dere tepe düz gittim,

Altı ay, bir güz gittim,

Sonunda menzilime yettim.

Aradım, taradım;

Ardahan´da bir bulak başında

Bir kız tapdım.

Bir de baktım ki;

Öz dedem Hasan Ağa´nın kızıymış bu.

Aldım kızı atama.

Kırk gün kırk gece toy-düğün eyleyif,

Nikâh kestikten sonra,

Gelin-anamı mindirdim pire atıma,

Çıktım yola.

Ver elini Kars, dedim,

Gene uçtuk göğlere,

Karışdık bulutlara.

Yolda, Pire At´ıma bir kaç teneke arpa,

Bir-iki tekne su içirmek için

Bir harabeye uğradık.

Harabe köyde, bir sinek çıktı meydana,

Sıyırdı, kılıcını kınından,

Çözdü, kalkanını kolundan,

Öyle bir nara attı ki;

Harabe köyün ayakta kalan duvarları da döküldü yere.

Kaplanlar, kuyruğunu kısıp getti.

Filler, ürküp döşendi yollara.

Korkusuz sinek dedi:

-Ay Toy Ağası! Ya hasım isterem, ya tosun!

Sağa baktım, ses yok;

Sola baktım tıs yok.

Atı bağladım dala,

Dolandım, sağa sola.

Taktım kalkanı kola.

Aldım iğne mızrağımı ele.

Girdim sinek meydanına;

Belendim toz dumanına,

Yapıştım kanadına.

Öyle vurdum ki mercimek kalkanı tepesine,

Süysünü dağılıf, can damarı çatladı;

Beli eyilif, gözü parttadı.

Koymadım meydanda dirisini,

Dalından soydum üç yüz altmış altı arşın derisini.

Yükledim Pire At´ıma, getirif çarıkçılara sattım.

Ordan keçif, gelerken başka bir harabe köye uğradık.

Bir sinek çıktı, gene meydana.

-Ay Toy Ağası! Ya hasım isterem, ya tosun, dedi.

Girdim gene sinek meydanına,

Belendim kızıl kanına.

Tuttum sineğin ağını,

Alnına vurdum dağını,

İçinden süzüp altmış altı batman sapsarı yağını,

Getirip satmadım mı?

Gene mindim, pire ata,

Geçtik çamuru bata bata.

Çamurun ortasında gördüm birlik koğ.

Akşam karanlığı bastı her yanı,

Dedim atıma versem alafı-samanı.

Özümüz de bir gözel yatsak döşekte.

O yana baktım ses yok,

Bu yana baktım ses yok.

Bir baktım bacadan ki ne bakam;

Bir Koca Nene oturmur mu ocak başında!

Dedim;

-Ay Nene! Bu gece bizi konak edersen mi?

Nene dedi:

-Başımın, gözümün üstüne ay oğul.

İndirdim gelini terkimden,

Açtım Pire Atı geminden,

Koydum kavağına yeminden.

Unuduf, ayağına halkalı zincirini takmamışam.

Bizim pire at haşarı mı haşarı;

Yeyip arpasını kudurdukça kuduruf,

Öyle bir teppih yapıştırıf ki Nene´nin duvarına,

Duvar yere yapışıf.

Sabah gözümü açtım bir kıyamat kopuf,

Bir velvele, bir şivan kopuf;

Bacadan eşiğe baktım;

O fersiz nene asdan kesilif,

Eteğine çamuru, daşı dolduruf

Kapının kavağını kesif;

-Ay Toy Ağası!

Ya damımın duvarını kayır,

Ya başını gözünü bu daşdarla yararam!

Baktım nene aman vermez.

Dedim:

-Aman Nene,

Gözel, göyçek Nene!

Kızıl pürçek Nene!

Etme-eyleme.

Atam; gelinin yolunu bekliyer,

Koy gedek yolumuza.

Pire Atım sana rehin kalsın;

Kardaşdarımı yığıf getirrem,

Sana daha gözel bir otağ yaparık.

Nenedir insafa gelif aman verdi.

Alaştım, dolaştım; gelini alıf, kaçtım.

Dalıma mindirdim gelini,

Tuttum Kars´ın yolunu.

Göle´de mindim öküze,

Saldım özümü

Dere boyuna, çayıra düze.

Tapdım atamı,

Verdim eline gelin anamı.

Toy çalıp, zurna çattadı,

Yemedim bir toy yemeği,

Emeğim sağdıç emeği.

Atlı iken yayan kaldım,

Öküzümü gurbete saldım.

Geldim, yettim bir şehere,

Orda uğradım kahıra.

Bir aşçıya oldum yamak,

Günde kırdım beş on tabak.

Yedim ustamdan şapalak.

Bir yolunu bulup sıvıştım,

Karnım aç yollara düştüm.

Sonunda bir köye ulaştım;

Köyün altını, üstünü dolaştım.

Baktım bulak başında bir bacı;

Dedim, aha budur derdimin ilacı.

Dedim;

-Ay Göyçek Bacım!

Üç gün üç gecedir acım.

Bir harmanın tahılını somun eyleyip verseler, gene doymaram.

Somun köyüne uğradık,

Somunu kaymağa, kuymağa doğradık;

Somun bitti, biz ağladık.

Ah bir somun, vah bir somun!

Oturaram kişi kimi,

Doğruyuram bişi kimi,

Dört değirmen daşı kimi.

Burnum başladı harekete,

Ah bir kete vah bir yağlı kete!

Ordan kalktım, düştüm yola,

Bir köye uğradım.

Baktım ap-ak torbadan süzerler,

Lokum kimi keserler,

Tahta üstüne düzerler,

Ilık su ile ezerler,

Hangeli, haşılı bezerler.

Dedim bu olsa, kurut olar.

Aldım elime kaşığı

Bir vurdum kuruda,

Bir vurdum yağa,

Hangelin dibini sıyırdım,

Haşılın işini kayırdım.

Yedim de yedim,

Doydum da ne doydum.

Karnım yumuşaktı,

Oldu katı mı katı;

Unuttum bizim pire atı.

Ey Ağalar, Beyler, Eziz komşular!

Ustalar, döşemeyi bir değil iki deyifler.

Biz de öyle diyek:

Şad olsun damağınız,

Ağ olsun gününüz,

Yoğ olsun derdiniz, gamınız,

Çoğ olsun muradınız.

Sözü n´eyliyek,

Aşk deryasını boylıyak,

Meclise hizmet eyliyek,

Çıldırlı Âşık Şenlik´in “Yaş Destanı”nı söyliyek.

Allah Usta Şenliğe irehmet eylesin!..

Hepimizin geçmişlerine de.

 

Men Karslı Âşık İslam Erdener. Arz edeceğim hikâye, bizden evvelki ustalardan almış olduğum Selman Bey ile Turnatel Hanım Hikâyesi. Biz hikâyelere şöyle giriş yaparız.

Aşk-ı ihtilat,

Seyr-i meşgulat,

Zevk ile sohbet

Vasf-ı hikâyet,

İzzet ü iltifat

ile huzurlarınızda nerelerden ve kimlerden bahsetmeliyim? Çin-Maçin ülkesinin payitaht şehri olan Bedişhan şehrinde Alihan Vezir´den oğlu Selman Bey´den ve Selman Bey´in talebe arkadaşlarından.

İkinci olarak; yine Sinbat´ın ülkesi, Bedişhan şehrinde Kahraman Padişah´tan, Calâl Vezir´den, Celal Vezir´in kızı Gevher Hanım´dan, onun kırk cariyesinden, Camal Vezir´den, oğlu Esat Bey´den, Gevher Hanım´ın anası Senem Hanım´dan, Başcariye Mine Hanım´dan, Salâtın Cariye´den, Bağban Abuzer´den, Müzevvir Çamkırçölpen´den, Hekim Aziz´den, Dağların katili Gaddar-ı Zengi´den, İmtihan Mağarası´ndan,

Üçüncü olarak da Haveran ülkesinde Hatem şehrinde Müressef Şahı´ndan, onun kızı Turnatel Hanım´dan, Eyyam Müneccim´den, Turnatel´in Hanım´ın anası Dilbaz Sultan´dan bahsedek... Mevzuumuz bu ismi geçen memleketler ve şahısların arasında cereyan edecektir.

………………

Efendim göz ile görmemişiz, dil ile bizden evvelki üstatlardan öyle bellemişiz ki Çin-Maçin ülkesinin Bedişhan şehrinde Alhan isminde bir vezir vardı ki ülkeyi o yönetirdi. Onun bir şah-ı huban, kadd-i nev-civan her marifete malik bir oğlu vardı. İsmine Salman Bey derlerdi. Salman Bey zamanını tahsilli bitirmişti, diplomasını almıştı. Talebe arkadaşlarıyla beraber çok ava kuşa giderdi. Avcılığı çok severdi. Ömürleri o vaziyette safa ile geçip gederdi.

 


[1]. Eflatun Cem Güney, Folklor ve Halk Edebiyatı, İst., 1971, s. 47.

[2]. Hasan Kartarı, Doğu Anadolu´da Âşık Edebiyatının Esasları, Ankara, 1977, s. 66.

[3] Pertev Naili Boratav, Halk Hikâyeleri ve Halk Hikâyeciliği, Ankara, 1946, s. 42-43.

[4]Doğan Kaya, Mahmut ile Nigâr Hikâyesi Üzerinde Karşılaştrmalı Bir Araştırma, Ankara, 1993, s. 11.

 

[5] Türkmen, Fikret, Mete Taşlıova, Nail Tan, Âşık Şeref Taşlıova´dan Derlenen Halk Hikâyeleri, Ankara, 2008.

 

Anahtar Kelimeler: ŞENLİK, SELMAN, TURNATEL, HANIM, YESİ
Okuyucu Yorumları (0 yorum)
Adınız Soyadınız *
E-Posta *
 
Telefon
Güvenlik *
Yenile
 
Yorumunuz *
Yazarın Diğer Yazıları
Sayfa:
Başlangıç Tarihi
Bitiş Tarihi
Çok Okunanlar
Çok Yorumlananlar
DOLAR
5.4345
EURO
6.1114
SAYFA EDİTÖRÜ

 

booked.net
Çoban uyudu mu kurt emin olur.

Mevlana
Büyük beyaz köpek balıkları, 100 litre suda tek bir kan damlasının kokusunu alabilir.

www.bizimsivas.com.tr
Sivas için namaz vakitleri
İmsak Güneş Öğle İkindi Akşam Yatsi
06:00 07:44 12:44 15:09 17:27 18:59