Prof. Mustafa Çağrıcı


“SEYAHAT YÂ RESÛLALLAH!”

Hikâye malum: Evliya Çelebi rüyada Hz. Peygamber’i görmüş.



 


Hikâye malum: Evliya Çelebi rüyada Hz. Peygamber’i görmüş.
“Fırsat bu fırsat” deyip, onu gören herkes gibi “Şefaat yâResûlallah!” diyecekmiş ki, heyecandan mı, telaştan mı veya aklı fikri diyar diyar gezip görmek ve öğrenmekte olduğu için mi, nedendir bilmiyoruz, dili sürçmüş ve “Seyahat yâResûlallah!” deyivermiş. Peygamberimiz de ona seyahat duası yapmış. 
İmâmŞâfiî merhum, sadece büyük âlim değil, aynı zamanda iyi bir şairmiş. “Dîvân”ından seyahat konusunda güzel bir şiirini kaydetmiştim. Şöyle diyordu: 
“Akıllı insan bir yere yerleşince rahat edemez. Sen de yerini yurdunu bırak da gurbete çık. Gez, gör. Ayrıldıklarının yerine yenilerini bulacaksın. 
Yorul; çünkü hayatın tadı yorgunluklardadır. 
Gördüm ki suyun yerinde kalması onu bozuyor. 
Su akarsa güzelleşir, akmazsa güzelliğini kaybeder. 
Aslan da ininden çıkmazsa aslanlığını kaybeder. 
Ve ok yayından fırlamadan hedefini bulamaz.” 
Kur’an-ı Kerim’de ve hadislerde farklı kelimelere seyahatin öneminden bahsedilmektedir. Kur’an’da, günümüzdeki tanımıyla, “bir gayeye yönelik olarak girişilen nitelikli seyahat”i ifade etmek üzere seyr mastarından kelimeler kullanılmıştır. İlgili ayetlerde insanlar, seyahat ederek, inanç ve ahlak bozuklukları yüzünden yok olup gitmiş olan geçmiş kavimlerin bıraktığı kalıntılardan ibret almaya teşvik edilmektedir. 
İslam kaynaklarında amacı bakımından değişik seyahatlerden söz edilir: İlim tahsili, dil eğitimi veya ibadet maksadıyla seyahat; coğrafya, tarih ve kültür konularında bilgi toplamak için seyahat; tasavvufî seyahat gibi… 
Bir hadiste, “İlim tahsili için evinden çıkan kimse, evine dönünceye kadar geçirdiği bütün zamanını Allah yolunda geçirmiş sayılır” deniliyor. Bu tür hadisler yanında bilhassa Kur’an’ın ilk buyruğunun “Oku!” olması, İslam bilim ve düşünce geleneğinde ilme ve ilim maksadıyla seyahate teşvik olarak anlaşılmış, büyük bir seyahat arzusu ve geleneği doğurmuştur. Sayısız ilginç örnekler vardır. Meselâ Buhârî’nin “el-Câmi‘u’s-Sahîh”inde (İlim, 19) Sahabeden Câbir b. Abdullah’ın, birinden bir tek hadisi dinleyip kaydetmek için Medine’den Şam’a gittiği bildirilir. Ahmed b. Hanel’in “el-Müsned”inde (IV, 159), bizde Eyüp Sultan olarak bilinen EbûEyyûb el-Ensârî’nin, bir zatla görüşerek hafızasındaki bir hadisi kontrol etmek için Medine’den Mısır’a gittiği anlatılır. 
Eski devirlerde bilgi amaçlı uzun seyahatler yapmayan büyük Müslüman âlim yok gibiydi. Çoğu onlarca bilim merkezini dolaşmış; buralarda çok sayıda âlimden yararlanıp icazet aldıktan sonra başka merkezlere geçmişlerdir. Mesela filozof Fârâbî (ö. 950) aslen Türkistanlı bir kadı olup, kırklı yaşlarında çıktığı akademik seyahat esnasında Buhara, Semerkant, Mervve Belh gibi bölgenin önemli ilim merkezlerini ziyaret ettikten sonra Bağdat’a yerleşip okumuş ve okutmuş, yirmi yıl sonra da Şam’a geçmiştir. 1632 yılında Mağrib’dekiTilimsan’da doğan el-Makkarî Fas, Merakeş, Tunus, İskenderiye, Kahire, Hicaz, Kudüs, Şam ve Gazze gibi merkezlere ilmî seyahatler yapmış, hazırladığı “Nefhu’t-tîb” isimli ansiklopedik eserinde 280’den fazla âlimi tanıtmıştır. Endülüs’ün ünlü âlimlerinden Ebûbekirİbnü’l-Arabî, o dönem şartlarında ta İspanya’dan Irak’a gelerek Gazâlî’nin öğrencisi olmuştur. Gazzâlî’nin “İhyâuulûmi’d’dîn”i, Muhyiddînİbnü’l-Arabî’nin “el-Fütûhâtü’l-Mekkiye”si gibi pek çok âlimin en önemli eserleri bu tür seyahatlerin ürünüdür. 
***
Haftaya Çarşamba bu konuya devam edeceğim. Şimdilik şunu belirteyim ki, büyük medeniyetlerin arkasında dur durak bilmeyen büyük bilgi aşkı, büyük bilim geleneği vardır. Müslüman dünyanın asırlarca bilim, düşünce ve medeniyet yolunda en önde giderken zamanla geriye düşmesinin baş sebebi, insan varlığının ruhundaki bu bilgi tutkusunu devam ettirememesidir. 
Karar Gazetesi 19 Ağustos 2020 tarihli yazısının iktibasıdır.