D. Mehmet Doğan


REKTÖR GELENEĞİN Mİ NÂKIS MODERNLİĞİN Mİ KURBANI?

Rektörlük zamanımızda önemli bir makam. Her rektör kendi çapında bir derebeyi.


 

Rektörlük zamanımızda önemli bir makam. Her rektör kendi çapında bir derebeyi. Asdığı astık, kestiği kestik. Büyük bir bütçeyi kontrol ediyor, kalabalık bir bürokrasi ve akademisyen kadrosunu yönetiyor rektörler. Bir çoğunun Monako Prensliğinden nüfusundan fazla öğrencisi var. Hele taşrada tartışılmaz güç sahiplerinden biri. Rektör olmak zor, rektör olarak kalmak da kolay değil. Geçen hafta bir rektörün nasıl göz göre göre azledildiğini gördük. 
Rektör hoca, aynı konuda ikinci defa hamle yapmış. Bu makamda bulunan birinin hamlesinin sonuçlarını da tahmin edebilecek akla, fikre, iz’ana sahip olması gerekir. Muhtemelen tahmin edebildiği sonuçlardan en kötüsü ile karşılaştı. İyisi, eşinin bir kadroya tayininin hoş karşılanması idi. Nitekim, ilk hamlesi yüzünden eleştirilince “eşiyle birlikte görev yapacak ilk rektör ben değilim” demiş. Kendisinden önceki tüm rektörlerin eşleri aynı üniversitede çalışıyormuş. Kuruluştan itibaren böyle olunca, âdeta bir gelenek olarak savunuyor bunu. 
Bu “yeni gelenek” ahlakîlik süzgecinden geçirilince sürdürülebilir bir gelenek olarak görülmemeli. Fakat bu rektör hocanın değil, eşinin fikri olarak görülürse, üzerinde ayrıca düşünmek gerekiyor. Belki de hoca, aile birliğinin devamı için, eşinin baskısıyla böyle bir şey yapmaya kendini mecbur hissetti.  
Rektör hocanın 4 çocuklu eşi, neden ille de çalışmak istiyor ve hatta neden aynı üniversitede görev almak istiyor? Bu sıradan bir kadın kaprisi mi? 
Hanımefendi yalnız değil, bir ailesi var, ona göre sorumlulukları var. Kendini aşıp aile merkezli düşünmesi gerekmez miydi? 
Aile içinden birinin yüksek bir görev üstlenmesi, aile fertlerinin sorumluluklarını da artırır; bazı ahvalde aile fertlerinin hayatlarını kolaylaştırdığından fazla zorlaştırır. Bu çocuklar için sözkonusu olduğu gibi, eş içinde geçerlidir. 
Hanımefendinin bu sorumluluğun idraki ile hareket etmesi gerekirdi. Fakat, bu geleneksel tutumdur. Bugünlerde “kadın ve gelenek” kelimeleri bir arada kullanılmıyor! Kadınlar üzerinde çalışan bir propaganda mekanizması, dört çocuk annesi de olsanız, “ille de kariyer” diye dayatıyor. 
Kariyer odaklı düşünürseniz, aile veya eş geri plana düşer. 
Hanımefendinin çalışmak mecburiyeti olabilir belki; zaten öğretmen, öğretmen olarak hayatını devam ettirmek, mevcutla yetinmek olarak onu tatmin etmiyor mu? 
O zaman zor olanı tercih etmesi, kocasının işin içinde olmadığı bir kariyer yolunu seçmesi gerekirdi. 
Kocası üzerinde kurduğu baskının nereye varabileceğini tahmin edememiş olabilir mi?  
“Kadın hakları, statüsü” filan da kadın hakları arasında kocasıyla aynı kurumda çalışmak şeklinde bir şey yok. Bir yöneticinin aile mensuplarını kurumunda istihdam etmesi, kabilecilik mantığı ile açıklanabilir. Buna batılılar (neopotizm) yani, akraba kayırmacılığı diyorlar. Bunun üniversitelerde yaygınlaşması, Türkiye’de yüksek tahsilin ne hâsıl ettiği konusunda tereddüt uyandırıyor.
İşin en kötü tarafı ülkemizde üniversitelerin böyle konular vesilesiyle gündeme gelmesi. Türkiye Cumhuriyet’in tek üniversitesinden bugünün yüzlerce üniversitesine geldi. 
Keşke üniversitelerimizin çoğaldığı kadar ilmimiz de çoğalsaydı, ferasetimiz de artsa idi! 
Karar Gazetesi 13 Ağustos 2020 tarihli yazısının iktibasıdır