Zekai Özdemir


Rahmetli Prof. Dr. Turan YAZGAN hocama

Rahmetli Prof. Dr. Turan YAZGAN hocama


Nihayet ramazan bayramı geldi. Gece rüyamda Kasım beyi gördüm. Kasım bey, İstanbul’da tüp işi yapıyor. Rüyamda da tüp işini daha geliştirdiğini ve çok mutlu olduğunu gördüm. Allah hayırlara yazsın. Sabah namazı sonra uyudum. Tabiki bu yıl bayram namazına teravih namazlarına gidemedim.Saat 10.12 gibi uyandım. Önce halamla sonra ablalarımla bayramlaştım. Yataktan çıkmayı düşünmüyorum. Bir kovboy filmi izliyorum.Camdaki sabah kızıllığını görmek bana biraz ağır gelecek. Neden mi? Yüreğimizde ki bu bayrama mahsus yalnızlık kızıllığı, yalnızlık yangısından dolayı.Fakat şunu fark ettim ki, bayram kutlaması gönülden gönüle daha güzel oluyormuş. Benim gönlümden eş-dost-arkadaşın gönlüne sıcak bir şeyin aktığını hissettim bu gün. Daha önceki bayramlarda bunu hiç hissetmemiştim. Özlem-hasret-sevgi üçlemi kaynattı gönül suyumu diyerek, hepinizin ramazan bayramını kutluyorum. 
Deli olmayan herkes korkar diye bir söz duymuştum, babamdan. Ne kadar manalı bir söz değil mi? Korkunun sosyal siyasal, psikolojik ve ekonomik anlamda derinliği  koordinatlarını açarsak denizler mürekkep, ormanlar kalem olsa bunu yazmaya yetmez fakat herkes anlar dedim ve konunun üzerine bir perde çektim. Bu arada odam halen karanlık. Kahvaltı hazırlamak içimden gelmiyor, tıpkı yataktan kalkmak istemediğim gibi. 
Bayramları yalnızda olsam severim. Severim çünkü merhamet, severim hoşgörüyü içinde taşır. Merhamet, imandı demekti  benim için. Hoşgörü af demekti, kıyam, demekti, secde demekti, benim için.Yalnızlık, iç dünyanın sessizliğini dinlemekti. Üstad bu sessizliği daha güzel anlatıyor; “Payımıza sükût düştüğünden beridir, kalbimizin sesini daha bir güzel duyar olduk."(NFK)
Veya iç dünyada tepişen devlerin sesini duymaktı. Yalnızlık fertten ferde farklılık gösterir mi acaba? Kimse yalnızlığını itiraf etmiyor ki. Cevabımda objektif olsun.Canlıyken canlıya gidiş mi yoksa canlıyken ölüme gidiş mi, bu kavram. Halen çözüldüğüne kani değilim.
Yalnız kaldığım zamanların mutluluğu beni yalnızlığıma esir etti. Bu esaretten kurtulursam hürriyetime kavuşursam, yani kalabalığa karışırsam, mutluluğumu kayıp etmekten korkuyorum.İşte yine karşıma “korku” çıktı. Halbuki Akif “korkma” demişti. Fakat kimden niçin korkacağını söylememişti.Hakikaten, kimden korkmayacağız?Dünyadan ümit kesenler bile alaycı bir gülümse yaparlarda, sen, ben o, biz, siz, onlat niçin korkarız dedim içimden. Korkunun hem en zengini hem fakiri insan oğlu.Onun en fakirine “cesur”, en zenginine “korkak” denir, biliyorsunuz.Halbuki insan korku ve korkusuzluğun, ümit ve ümitsizliğin ortasında yaşamalı. Akıllı insan, rasyonel insan, Homo-Economicus’da bu demek değil midir? 
Hepimiz bu günlerde dalgada sallanan yolcu vapuruna döndük. Fırtına veya rüzgar dindi dinecek diye ümit ve korku içindeyiz.Özgürlüğümüzün olmadığı yerde ümit ve korku içinde yaşamak, rasyonel insanın hali olmadığını çok iyi anlıyoruz. İşte şimdi sessiz çığlığımı duyun; nerdesin, özgürlük.
Şimdi bir başka soru geliyor aklıma adalet mi, özgürlük mü? Kafamın bu tarz mobilitesi beni çok yoruyor.Belki cevapları çok basit ama beni yoruyor.
Kopuk kopuk fikirler aklımıda koparıyor. Yok yok bu yorum bu cümle doğru değil. Şuuraltımın dalga sesleri. Bazen sakin bazen rüzgar bazen fırtınalı deniz dalgası bu fikirlerim.En azından siz dikkat ediniz, benden uyarması.
Sert kanun değil akıllı kanun toplumu suçtan korur.Haksızlığa, adaletsizliğe ve hatta cinayete karşı gerçek direnci verecek olan, akıllı kanun.Toplumsal huzurun temininin ilk ve son şartı bu bence.Hatta kıyamet öncesi mutluluğun ilk ve son şartı.İhtilallerin önündeki en önemli engel, akıllı kanun. İhtilalleleri kim yapardı? Orta sınıf. Demokratik iktidarı kim getirirdi? Burjuvalar ve fakirler. Sovyet ihtilalide böyle oldu, diye düşünüyorum. Birde Çar’lık Batı’da ki teknolojik yeniliği getirmiş siyasal gelişmeleri getiremediği için çöktü. Sovyetlerin, 1990 değişim ise yeni teknolojiyi getiremeyen güçler siyasi değişimi tercih edildiği için doğdu, bence. 1917 ile 1990 birbirinin tersi oldu.
Bu günlerimi özetlersem; Evimiz var evsizler gibi, aşımız var açlar gibi üstümüz var çıplaklar gibi yaşıyoruz.Ya sabır ya sabır... 
Dalgın dalgın baktım bugün etrafa ve sonra dinlenmek veya yorgunluğu içimden çıkarmak için derin mi derin bir nefes verdim.Mayıs ayının sonunda engin gökyüzüde öyle nefes verdi ve çok yumuşak bir fırtına oldu, İstanbul'da.Ufkun çizgiside ebem kuşağı gibi sardı İstanbul'un belini.Fersah fersah uzakta olan güneş sonunda parlayarak göründü ve gökyüzünü sakinleştirdi.Engin, semanın bir ciddi ve kapalı bir neşeli ve açık hali iyice insanı çıkmaza sokuyordu.Gökyüzünün arzusu ve kuşkusu arasında sıkışık kalması insana nasıl tesiri altına alır bilinmez ki?
Parasıyla kendi hesabı adına konuşan adam gibi fırtınada gökyüzü adına konuşuyordu.Fırtına, altın sarısı halkalar şeklinde gelip elifleşen bir selvi gibi her şeye çarpıyor.Kar, dolu ve yağmur yüklü kurşuni göğün altında İnsanın ten rengi nasıl olurdu?Bu da başka bir soru?
Ayın aydınlattığında bir binanın altında sanki biri bekliyordu. Uzaktan köpek sesleri geldi ve o bir taraftan korkuyor bir taraftan kimsesizliğini düşünüp, " ölsem ne olacak" diye düşündüğünü düşündüm.Eve girmek içinden gelmiyordu, belli. Sokakta en azından bir ses vardı, ya evde.Sanırım oda ben gibi, yalnız, dedim.24/05/2020



YAZARLAR