Zekai Özdemir


Rahmetli Ahmet Hamdi TANPINAR’a (4)

Rahmetli Ahmet Hamdi TANPINAR’a (4)


Bu ses, savaşta bombalardan yırtılmış sancakların çıkardığı sesti sanki. Sanki kulaklardan yüreklere acı yağıyordu. O kadar içten, o kadar derinden hatta, semadan gelen kutlu bir ses gibi, duyan, durup, pür dikkat dinliyordu. Duyan hem bir aşk hem bir veda busesi gibi bir hisse kapılıyordu. Sadece uçarı bir kalbi titretmiyor aynı zamanda duyanların yüzlerini akça pakça bir kırmızılığa döndürüyordu.
Hayranlıktan bir hayranlığa doğru aşkınlık içerisinde durup dinleyenler arasından, biri, Nihat, ayrıldı ve sesin geldiği yöne doğru yürümeye başladı. Kendisini yalnızca kendisinin fark ettiği bir tavırla sesin geldiği yönde kayboldu. Sanki ses bu garip edalı adamı yutmuştu. Sanki adam Nihat, sese doğru intihar etmek için atladı ve seste boğuldu. Ses, ölüm sessizliğine bürünmesine rağmen halen duyanlar öbek öbek toplanmaya devam ediyorlardı. Belli ki duyanların iliklerine işliyordu, ezgi. Kanser ilacı almak için eczacının kapısında nöbet tutan hastalar gibi içlerine gömüldüler duyanlar. Tılsımlı sesin inanılmaz bir yumuşaklığı vardı. Duyan kendini koyun postunda uyuyor sanıyordu dedi Nihat. Ve devamlı göremedikleri ve hatta göremeyecekleri uzak ufuktan gelen adeta büyüleyen bir sesti. Duyanın duyduğu yerde donup kalması bunun deliliydi. Bu garip ses, sadece garipleri, sadece garibanları çekmiyor, her nefes alan bu nefesin yangısında kendisinin de yandığını sanıp, dinliyordu. Ve dinledikçe yanıyor, yandıkça seste kayboluyordu. Dinleyenler sese mi yoksa sesi çıkaran nefesin sahibine mi büyülendiler veya meftun oldular asırlar geçmesine rağmen halen meçhul. Öyle ki sağırları dahi büyüleyeceğine inanılan bir sesti bu ses. Ezginin, saf ve dalga dalga yükselişi, duyanları yormadığı gibi onların ruhlarıyla ahenkli bir şekilde birleşiyordu. Bilinmez bir yerden gelen ezginin kalp camına vuran nameleri sevgi dolu hatta sonu aşkla biten bir macerayı hatırlatıyordu. Ezgide bir erkeğin ilk, bir kadının son aşkının tadı vardı, sanki. Bu ezgi ara dünyanın değil; bütün dünyanın ezgisiydi. Hatta iki dünyanın "sır ortağı" olduğunu söyler gibiydi, ezgi. Renkleri, ışığı ve gölgeleri ortadan kaldıran, ezgi. Duyanlar dinledikçe içlerindeki fıkır fıkır kaynayan engin benlik duygusunun birer birer yıkıldığını gördüler. Benlik duygusu yıkılınca, Ezgi'nin her notası bir merdiven basamağı. Hayır, hayır… Merdivensiz göklere doğru uzandılar. Hem hayal hem aşk dolu yola merdivensiz merdivenle çıkmanın kolaylığını anlamamak mümkün değil. Sineleri içindeki kalp kulağıyla ezgiyi duyanlar, baş kulağını yıllar yıllar önce kapatanlardı. Nihat birden sustu ve SEMA etmeye başladı, ağacın gölgesinde.
Nihat’ın bahtsız ruhu yanmış kül olmuştu ve Nihat çınar ağacının altında yücelere çıkmıştı.
Diğer günler ise çınar ağacının altında oturur; köpekleri, kedileri doyurur; çocukları sever, insanlarla sohbet ederdi. Bazen de gözlerini kapar dalar giderdi. Akşam olunca sır olurdu. Mezarlıkta yattığını söyleyenler de vardı, bir caminin duvarında uyuduğunu söyleyen de. Nihat cezaevinde yattığı gün kadar cezaevine gitti, çarşıda sohbet etti ve bir gün sabah namazına gelen müminler musalla taşında upuzun onu yatar buldular. Yanına gittiler ama o uyanmadı; ölmüştü.Cenaze namazına kimsesiz sokak çocukları, cezaevi gardiyanları, bahtiyar ruhlu bütün esnaf hep birlikte kılıp, kimsesizler mezarlığına defettiler ve
Mezar taşına onun son şiirini yazdılar:

Ölüm bir seher vakti gel kapıma,
Gece bitmiş gün doğmuş olsun!
Ezanlar okunmasın minarelerden,
Musallada kimsenin olmadığı an gel!

Cemaat olmasın cenazemde,
Kimseler dualar okunmasın arkamdan!
Kuşların kanatlarının kırıldığı an götürsünler beni,
Mezarda kabirlerin olmadığı an gel!

Gel bekletme beni gel!
Vücudum üşümeden gel!
Toprağım ısınsın,
Gel bekletme beni!

Yılanların çıyanların olmadığı an gömsünler beni,
Üstümü örtmesinler gün aydın olsun!
Ayın olmadığı yıldızların söndüğü an,
Gel artık bekletme beni!