Zekai Özdemir


Rahmetli Ahmet Hamdi TANPINAR’a (2)

Rahmetli Ahmet Hamdi TANPINAR’a (2)


Hiç bilmediği bir yerde hiç bilmediği işlere gireceğini dahi hissedemedi, Nihat. Büyük taş bir kulenin önünden vapur geçerken, nedenini bilmediği bir sıkıntı sardı benliğini. Kıyıya yaklaştığında vapur, Nihat da kötülüğün içine düştüğünü fark etmemişti. Nihat sustu ve kendini Balat diye bir semte buldu. Akşama kadar Balat’ın dar sokaklarında gezdi durdu. Akşam olmuş yatacak yer olarak bir dökük eve girmişti. Gece kararınca kendi gibi evsizler doldurdu, dökük evi. Bütün konuşmaları duymuş, ama hiç konuşmadan dinlemişti. Nihat bir kaç gün sonra bu ekibin bir bireyi olmuştu. Gündüzleri İstanbul’un erguvani kızıllığına alışmıştı Nihat. Duygusuzlaşan Nihat, yurtta süt verdiği kedileri bile tekmelemeyi öğrenmişti. Boyasız masanın etrafında toplanan arkadaşlarına torbasındaki paradan bahsetmeden, açlıklarını nasıl gidereceklerini konuştular ve sonunda hırsızlık yapmaya karar verdiler. Nihat’ın faziletini kayıp eden bahtsız ruhu bataklığa saplandıkça saplanıyordu. Nihat sadece kötülük değil kötülüğün hilesine ulaşmıştı. Nihat yarasının içinde açtığı yaranın acısını dahi duymayacak kadar hile ve kötülüğün zirvelerine ulaşmıştı. Ve hırsızlığı gerçekleştirdiler, yüklü bir para kaldırdılar. O günden sonra Nihat ekibin lideri olmuştu. Daha Türkçesi Nihat’ın bahtsız ruhu bahtsız bütün ruhları yöneten bir lider olmuştu. Nihat’ın ekibi bir gün hırsızlık, bir gün darp, bir gün eroin ticareti yapıyor, bir gün kiralık katil oluyorlardı. At yarışları onlarda, çek senet işleri Nihat’ın ekibindeydi. Nihat’ın bahtsız ruhu hayalindeki hayata kavuşmuştu. Boğaz’da villalar, kapıda son model araçlar, şoförler, boyu on iki metreyi bulan yatlar. Bir tek kaf dağının arkasında yaşayan dev padişahın peri kızı eksikti, Nihat’ın hayatında. Nihat kendine bu zenginliği kendine bu mutluluğu veren bahtsız ruhun esiri, kölesi olmuştu. Bahtsız ruhta en az Nihat kadar mutluydu. Artık Nihat suç ve ceza arasında gelgitler yaşamıyordu çünkü kavga edeceği bahtiyar ruh, “mola” yerinde kalmıştı. Belki de ölmüştü, bilinmez ki. Biliyor musunuz, bahtsız ruh Nihat’ı katil bile yapmıştı. Hırsızlık için girdikleri villanın hamile hizmetçisini öldürmüştü de hiç acı hissetmemişti, Nihat. Yurt dışından gelen garip guraba genç kızları erkeklere pazarlama işine de el atan Nihat, artık yeraltı dünyasının önemli bir adamı olmuştu. Denizden getirdikleri kaçak silahları depoya götürürken baskın yiyen Nihat’ın ekibi polis tarafından yakalanmış ve Nihat cezaevine konmuştu. Cezaevi karanlık, cezaevi loş, cezaevi kir, cezaevi mezarlıktı. Nihat cezaevine girdiği gün Sivas’taki kimsesizler yurdu aklına geldi.
Cezaevi düşüncelerin düşünülmeye başladığı yer. Cezaevi Nihat’ın bahtsız ruhu ile bahtiyar ruhun tekrar konuşmaya, tekrar kavga etmeye başladığı yer. Nihat şaşkın Nihat kendi içine tekrar gömülmüştü, çünkü bahtiyar ruhunu cezaevinde bulacağını hiç beklemiyordu. Nihat cezaevinde ufkun nihayetinin karanlık mı yoksa aydınlık mı olacağını bilmeden günlerini geçirmeye çalışıyordu. Beynindeki uğultu zaman zaman saka kuşunun ötüşüne, zaman zaman baykuşun ötüşüne benziyordu. Yine yakmadan kavuran bir ateş, yıkmadan sallayan depreme dönüşmüştü beyni. Nihat’ın beyni, kır kokulu bir rüzgar ile ter kokulu bir fırtına arasına sıkıştıkça sıkışıyordu. Beyninin içinde çılgınca nara atan martılardan yosun kokan deniz mavisinin arasında yüzmeye çalışan Nihat, cezaevinin duvarının dibine çöktü ve kaldı. Bir süre sonra cezaevi imamı akşam ezanını okuyordu ki Nihat kendine geldi. Uzun yıllardan sonra Nihat’ı, ezan, ilk defa duymuş gibi heyecanlandırdı. Kalktı ve abdest alıp cemaate yetişti. Namaz bitti, fakat Nihat mescitten çıkamadı, orada kaldı. Ve yine beyni ile gönlü arasında savaş başladı. Nihat ne yapacağını bilmiyordu. Esaretten özgürlüğe mi yoksa özgürlükten esarete mi çıkacağım diye sabah etti. Beynine takılı bahtsız esaret zinciri öyle sağlam kilitlenmişti ki Nihat’ın bu zincirleri kırması çok ama çok zordu. Nihat’ın beyni Malta korsanlarının eline düşmüştü sanki. Nihat zincirlerinin nasıl çürüyeceğini veya nasıl eriyeceğini düşüne dursun, bahtiyar ruh mescidin içinde Nihat’ı seyrediyordu.
Cezaevinde yattığı kaçıncı yıldı, onu dahi Nihat hatırlamıyordu ki, bir cuma gecesi rüya gördü. “Rüyasında üzerinde ölüsü bulunmayan musalla taşının önünde Nihat cenaze namazı kılıyordu. O an öldürdüğü hizmetçi kadının beyazlar içinde bebeğine süt verdiğini gördü. Sonra bebek annesinin memesinden dudaklarını çekti ve ağzındaki sütü Nihat’ın yüzüne fışkırttı. Süt Nihat’ın yüzüne değdiği an, kıpkızıl kana döndü.” Nihat kan ter içinde uyandı ve yatağının içinde yıllardır yapmadığı şeyi yaptı ve ağlamaya başladı. Ellerini yüzüne kapattı, hıçkıra hıçkıra ağladı, ağladı, ağladı… Nihat’ın ruhunda gizli ve teselli kabul etmez bir matem bu rüyadan sonra başladı. Koğuşundaki diğer bahtsız ruhlar cesaret edip liderlerine ne olduğunu dahi soramadılar. Nihat o günden sonra feryat ederek ağlıyor ve koğuşu uyutmuyordu. Sonunda cezaevi müdürü onu bir hücreye kapadı. Hücredeki ilk gününde hücre duvarına şunları yazdı:
“KARA GECENİN GÖLGESİ
Ve yine bir Mart akşamı. Rüzgâr şiddetli mi şiddetli esiyor. Mart akşamlarının soğuğu bu korkunç rüzgarla birleşince gecenin sadece karanlık değil aynı zamanda soğuğun da ürkütücü olacağı besbelliydi. Besbelli ki bu gece çok sıkıntılı bir hava ve gecede havanın sıkıntısıyla daha karanlık daha vahşi bir gece olacaktı. Kamersiz gecelerin karanlığının koyu ve sıkıntılı olacağını ninesi hep söylemişti. Mini minnacık evin mini minnacık odasında sac sobanın içi odunla dolu olmasına rağmen dışarıdaki rüzgarın vahşetinde yanmıyor, hatta duman mini minnacık evin minimin acık odasına doluyordu. Oda her ne kadar bu isten dolayı gece kadar kara olmasa dahi onun yüzünden simsiyah olmaya başlamıştı. Mürteza odanın kapısını açsa soğuk olacak açmasa dumandan boğulacaktı. Gecenin ve havanın vahşiliği odaya öyle sinmişti ki ne kapıyı açabiliyor, ne dışarı çıkabiliyor Ne de oda da oturabiliyordu. Duman duman üstüne bindikçe Mürteza da duman altı oluyordu. Gecenin vahşiliği Murteza'nın gözlerinde sanki kabus gibi gölgelenmişti. Size uzak bir rüya gibi geliyor, bu rüzgar bu karanlık. Bağıran rüzgar ile haykıran karanlık kimin rüyasına girerdi ki? Katran kokulu bir gecenin sabahında kim uyanmak isterdi ki?
DEVAM EDECEK