Yusuf Kaplan


Ormanın insanı kendine getiren ilâhî şarkısı...

Sakarya’da Geyve’de bir dağ köyündeyiz...



Sakarya’da Geyve’de bir dağ köyündeyiz... Hacılar Köyü’nde... Fotoğraf sanatçısı, İtibar’ın kapak fotoğraflarının sanatçısı Selçuk Sümer Özel kardeşimin sıfırdan başlayarak kendi elleriyle inşa ettiği ahşap dağ kulübesinde...
SELÇUK BEY’İN DAĞ KULÜBESİ VE ORMANIN MÛSİKÎSİ
Heidegger’in kulübesine benziyor... Ama sadece şeklen...
Heidegger’in kulübesi tepelerin arasında, ortasında... Zirvede değil. Kendisi zirve.
Selçuk Bey’in kulübesi dağın zirvesinde... Onu fotoğraf sanatçısı yapan bu zirveden gördüğü muazzam tabiat harikası ilâhî manzara...
Orman köyü, dağ köyü burası...
Ahşap evin önünde, dağın zirvesinin yamacına bir çardak yapmış Selçuk Bey kardeşim. “Hocam siz yazıyı orada yazın”, dedi getirdi buraya beni...
Aşağıda Sakarya Nehri uzanıyor... Göle dönüşmüş sanki Sakarya...
Rüzgâr esiyor... Önde orman ağaçlarının kalbin ritimleri gibi atan, rüzgâr estikçe kalbin ritimlerinin hızlanmasına benzer bir mûsikîyle ormanın ve ırmağın şarkısını andıran konserini dinliyorum...
Ağaçlardan yansıyan mûsikî sesiyle, dallardan, yaprakların hışırtısından yansıyan mûsikî sesi birbirine karışıyor... Dalga dalga aşağıya doğru yayılıyor, ırmağın sesine karışıyor, çok güçlü, çok sesli bir ilâhî mûsikî eserine dönüşüyor...
DÖRT UNSUR’UN İLÂHÎ BESTESİ TABİAT MÛSİKÎSİ
Tabiatta bir denge var. Muazzam bir denge. Tabiattaki dengeyi hayattaki mekanik zoraki dengeden ayıran organik, kendiliğinden, dolayısıyla daha estetik haz veren ilâhî denge...
İnsan eli değdiği ândan itibaren tabiatın dengesi bozuluyor... Tabiatın dengesinin bozulması, âfetlerin nedenlerinden biri, tabiatın insana, insanın açgözlülüğüne, bencilliğine, fütürsuzluğa isyanı belki de.
Tabiattaki denge, ormanın şarkısı ve ırmağın dipten gelen sesiyle tertemiz havayla insanın sadece ciğerlerini değil ruhunu da temizliyor, yıkıyor, arındırıyor...
Dört unsurun, havanın, suyun, ateşin ve toprağın bir arada olduğu yer, tabiatın dünyası. İnsan müdahale etmezse, toprak, hava, su ve ateşin dansıyla tabiatın manzarası cenneti andırıyor, yanısıra da bu dünyada bir cennet şarkısı besteliyor...
Hem tabiat kendini yeniliyor sürgit hem de insan sadece bedenen değil ruhen de canlanıyor, diriliyor, kendine geliyor...
Tabiatta farklı varlıklar arasında bir etkileşim, bir iletişim, bir alış-veriş var... Bütün bunlar kaos içinden düzenin, dengenin doğmasına yardımcı oluyor...
İnsana akıl melekesi verilmiş ama insan hayatta tabiatın dengesini tesis etmek yerine yıkmaktan, dünyada kaosun hâkim olmasından, dünyanın cehenneme çevrilmesinden, her yerde “orman kanunu”nun hükümran olmasından başka bir şey yapamıyor...
“Orman kanunu” nitelemesini nasıl da sık ve gelişigüzel bir şekilde kullanıyor öyle insanteki, değil mi!
SÜNNETULLAH, KİTAB-I HAKİKAT VE KİTAB-I KÂİNÂT
“Orman kanunu”, deyişine bakmayın biz insan türünün, orman kanunu bizim icadımız... Tabiatta işleyen tabiat kanunları, sünnetullah’tır; tabiatın her bir bölmesinde, bölgesinde hükümran olan dengenin ilâhî şarkısı...
İki kitap var: Biri, Kitab-ı Hakikat, Kur’ân-ı Hakîm. Diğeri kitab-ı kâinat, hakikat-i kerîm. Sünnetullah, Kitab-ı Kâinât’ta işliyor... Kitab-ı Kâinât’ıntekvînîâyetleri, Kitab-ı Hakikat’intenzîlîâyetleriyle anlaşılırsa, dünyada hayat adalet, denge, hakikat ilkeleri üzerine inşa edilebilir...
Yoksa kâinâtı, tabiatı çıplak gözle anlamak, tabiatta işleyen gizil gücü, ruhu görmeyi zorlaştırır. Mekanik bir düzenin işlediği zannına kapılabilir insan. Tabiatta, dolayısıyla kâinâtta mekanik değil organik, ruhu olan, insana ruh üfleyen ilâhî düzenin koordinatlarının dercedildiğisünnetullahın hükümran olduğunu keşfeden insan, hayatta merhameti, adaleti, hakkaniyeti, keremi, ihsanı, letafeti hâkim kılabilir. Tabiatta kitab-ı hakikatin tenzīlîâyetleriyle çözülecek ilâhî bir düzenin, keşfedilmeyi bekleyen keşfedilmemiş bir kıtanın gizli olduğunu gördüğü an insan tabiata hor davranmaktan da, dünyada zorba bir hayat inşa etme ilkelliğine soyunmaktan da kaçınacaktır.
ORMANIN İLÂHÎ ŞARKISI
Sözün özü, tabiatta zorbalığın hükümran olduğu “orman kanunu” yok. “Orman kanunu” azmanlaşan insanın kendi icat ve inşa ettiği zorba dünyadan başka bir şey değil.
Ormanda, tabiatta, havanın, suyun, ateşin ve toprağın doğurgan, üretken, besleyici lütufkâr ilâhî düzeni, dengesi hâkim.
Bu düzen, görebilen gözler, duyabilen kulaklar, idrak edebilen kalpler ve zihinler için estetik, kanatlandırıcı, insanı kendine getiren, kendinden geçiren ve başka gerçeklerle, seslerle, ufuklarla, zevklerle, seslerle buluşturan muazzez, leziz ve nefis bir düzen.
Kuşların sesi, suyun sesine karışıyor burada... Ormanda dalga dalga yankılanan rüzgârın şarkısı ırmağın derinden, dipten seslendirdiği mûsikîye eşlik ediyor...
Tabiatını yitiren insan, zamanla fıtratını yitirmeye, ruhusuzlaşmaya başlar ve sadece kendi dengesini, kendi dünyasının dengesini bozmakla kalmaz, tabiatın dengesini de bozar.
O halde tabiata, şarkıya, kendine dön; tabiatta, dışarda, içinin, ruhunun sesini duy, dinle, dinlen, kendine gel...
“Orman kanunu”, azmanlaşan insanın icadı! Sen, ormanın insanı kendine getiren ilâhî şarkısını duyabiliyor musun, ona bak?
Yeni Şafak Gazetesi 23 Ağustos 2020 tarihli yazısının iktibasıdır.