Mustafa Kutlu


Olan-biten

Olan-biten


Bir kitap daha bitti. Daldan bir yaprak düştü. Sokaktan geçen hurdacının sesi dalga dalga yayılıyor.

Şöyle uzanıp baktım pencereden, kara-kavruk bir oğlan. Hurda arabasının üzerinde hurdaya çıkmış bir bisiklet.

Rüzgar yok, dallarda hareket yok, güneş şehrin üzerine abanıyor, şehrin üzerinde griden kahverengine doğru uzanan bir bulut. Bulut değil sis. Bir yaz öğle sonu yaşanıyor. Bitkin, tatsız, isteksiz. Saatin tik-takları duyuluyor. Saat bizi bugünden yarına taşıyor. Bunu anlayan var mı?

Yarın diye bir şey var mı?

Yarını düşünenler döviz bürolarındaki ışıklı tabelalara bakıyor. Köylünün gözü gökte. Rahmet damlamadı gitti. Bu gidişle yağmur duasına çıkılacak. Siyasîler bir yerde toplanacak, halkın dertlerini mi, kendi geleceklerini mi tartışacaklar? Her ikisini de. Siyasetle ticaret bir arada yürüyor. Nereye gidiyorlar? Kazanmaya. Kazandıklarını ne yapıyorlar? Harcıyorlar: Yiyip, içip geziyorlar. Bir yeni kıravat alıyorlar, fotoğraf çekiyorlar. Misyon ile komisyon arasında sıkı bir ilişki var.

Kırlangıç saçak altındaki yuvaya keskin bir dalış yapıyor. Ağzındaki böceği yavrunun ağzına verip çıkması iki saniye sürüyor. Kırlangıç sürekli yuvaya yem taşıyor. Zaman sonra yavrular yuvadan uçacak. Yuva bozulacak. Asıldığı saçaktan düşüp toza-toprağa karışacak. Şehirlerde toprak yok, toprak kokusu yok. Ama şehir sakinleri var, atmacalar var. Güvercin avlıyorlar. Şahinler güvercin avlar. Bu metafor üzerinden savaş senaryoları yazılıyor. Dünyadan savaş haberleri geliyor; fotoğraflar, filimler, alevler, dumanlar, kaçışan koşuşan insanlar, cesetler, askerî araçlar, kameralar, demeçler, çocuklar.

Savaş o yanda.

Bu yanda deniz-kum ve güneş.

Yeni bir turizm sezonu yaşanıyor; yaz aşkları, tek gecelik maceralar. Sürat tekneleri arkalarında köpükten beyaz bir iz bırakarak uzaklaşıyor. Rakı içip peynir ve kavun yiyenler ne düşünüyor? İstakoz isteyenler ne düşünüyor? Her zevkin bir süresi var. Yaşanıyor ve bitiyor. Ama zafer biraz da hasar ister. İşin ucunda tansiyon, kolestrol, AIDS, kanser, korkutucu şeyler var.

Olsun.

İnsan unutur. Paranoyak değilse bir takıntı taşımıyorsa yeni sevgili eskisinin yerini alabilir. Sevgili nedir?

Sorular sıkıcı.

Kahve güzel, hanımeli kokusu ve Bûselik Faslı. İnsan müzikle nereye kadar gidebilir? Müzik, edebiyat, resim, mimari, ebru, gitar, konçerto, sahne, ışık ne bileyim; sanat bizi nereye götürebilir?

Hiçbir şey ile yeteri kadar ilgilenemiyoruz. İlgilensek ne olacak, diye soranlara dahi rastlanıyor. Bunların göz altlarında mor lekeler var. Çok sigara içiyorlar ve boş boş bakıyorlar.

Hiç bir derde deva olamayan o umumi laf yüzümüze çarpılıyor: “Hayat devam ediyor”. No’lmuş yani, biliyoruz. Biliyorsun ama yine de tasalanıyorsun. Tasalanmak insanî bir şey, ne yapalım; kalkıp şıkır şıkır oynayalım mı? Senden oynamanı isteyen kimse yok gereğini yap yeter. Ha, emirler ve yasaklar. Ama bir de kanunlar, tüzükler, yönetmelikler, umumi temayüller, kamusal alan vesaire var. Olsun, sen ölene ağla, doğana sevin bu kâfidir. Yapılacak şeyleri tarif ediyor, uyarıyorlar. Doğru. Telefon faturası, alışveriş fişi, alış-verişin kendisi.

Bu yazı ne oldu şimdi, neye benzedi, ne anlatıyor? “Hiç bir şey” deme sakın etrafta o kadar mânasız mesele dolaşırken.

Sen mâna arıyorsun, Hâşim melâl’in peşinde idi, bense olanı anlatıyorum.

Olan kaderdir.

Ya olacak olan?

Onu bilemeyiz.

Ama tedbir, teşvik, takdir, tazyik.

Bırak sayma, hepsi boş. Kimsenin bir şey bildiği yok. Eskiler gibi konuştun: Bu kantar bu yükü çekmez. Doğru, çekmiyor.

Sokağa bakıyorum, bir yaprak daha düşüyor. Bir kitap daha bitti. Bu ne demek?

Yeni Şafak Gazetesi 16 Mart 2022 tarihli yazısının iktibasıdır.