NECİP FAZIL VE AĞAÇLAR
Tarih: 7.6.2016 14:20:31 / 589okunma / 0yorum
Beşir Ayvazoğlu

Necip Fâzıl hayranları, onun Bir Adam Yaratmak isimli oyununu çok iyi bilirler. Bu önemli oyunun kahramanı Hüsrev meşhur bir oyun yazarıdır. Son oyunu olan “Ölüm Korkusu”nun kahramanı, babası gibi kendisini bir incir dalına asarak intihar eder. Gazeteciler, Hüsrev´in babasının da kendisini yalının bahçesindeki incir ağacına asarak intihar ettiğini öğrenince, oyunun kahramanıyla yazarı arasında ilişki kurar ve etrafında gittikçe daralan bir çember oluştururlar. Sonunda bu çevrenin etkisiyle oğlunun kendini asmasından endişe eden Ulviye Hanım, incir ağacını dibinden kestirerek Hüsrev´in bütün dünyasını yıkacaktır.

 Bana öyle geliyor ki, Necip Fâzıl, bu incir ağacını oyunun O ve Ben´de dedesinin Çemberlitaş´taki konağını anlatırken söz ettiği dut ağacından ilhamla eklemiştir. Eski İstanbul evlerinin hemen hepsinde küçük veya büyük bir bahçe, bu bahçelerde kestane, çınar, çam gibi ağaçların yanı sıra mutlaka incir, dut, kiraz, elma, erik gibi meyve ağaçlarının birkaçı bulunurmuş. Eskilerin hatıralarında bu sebeple ağaçların da hatırı sayılır bir yeri vardır. Mesela Asaf Hâlet Çelebi, “Doğduğum Evin Penceresi” isimli şiirinde doğduğu odanın önündeki çam ağacından söz eder.

 

 Necip Fâzıl da doğduğu ve çocukluğunu yaşadığı Çemberlitaş´taki konağın bahçesini bezeyen, “yakın bir tanıdık gibi suratının bütün çizgileriyle tanıdığı” incir ağacını hiç unutmayacaktır.

 

***

 

Sadece evlerdeki ağaçlar değil, çevredeki ağaçlar da eski İstanbulluların hafızalarında derin izler bırakırdı. Sahil yolu açılırken, İstanbulluların Sakızağacı Mahallesi´nin denize temas ettiği noktada, Sakızın Burnu´ndaki bin iki yüz yıllık sakız ağacını kestirmemek için yaklaşık bir ay direndiklerini rahmetli Turgut Cansever sık sık anlatırdı.

 

Ağaçların eski İstanbullular için ne ifade ettiğini Ahmet Hamdi Tanpınar´ın Sahnenin Dışındakiler romanın hemen başındaki mahalle tasvirini de okumak gerekir. Bu tasvirde İstanbulluların ağaçların dibinde evliyaların yattığına dair rivayetler ürettiklerine bile işaret edilmiştir.

 

Yahya Kemal de “Itrî” şiirinde büyük bestekâr Buhurîzade Mustafa Itrî´ye yedi yüz yıllık hikâyemizi ihtiyar çınarlardan dinletmişti.

 

***

 

Bir Adam Yaratmak piyesinde, Ulviye Hanım´ın yalının bahçesindeki incir ağacını keserek oğlunun dünyasını yıktığından söz etmiştim. Hüsrev, oyunda bu incirin kendi hayatındaki yerini şöyle açıklıyor:

 

“Bu incir ağacı, bilseniz bana neler hatırlatmaz. Bütün bir çocukluk, bütün bir geçmiş zaman. Eski İstanbul kadınlarını bilmem hatırlar mısınız? Hayal dediğiniz kudret işte onlardaydı. Benim bir büyükannem vardı ki bu incir ağacının dibinde, göze görünmez bir cin ve peri âlemi tasavvur ederdi. Çocukken, beni bu incirin dibinde oynamaya bırakmazlardı. Bir gün orada oynarken ayağım kayıp yere düştüm. Sabahtan akşama kadar mutfakta cinlerin öfkesini dindirecek şerbetler kaynadı. Sihirbaz değneklerine benzer kepçelerle uzun uzadıya bir kazanı karıştırdılar. İncirin dibine döktüler. Cinler tatlıyı severmiş.”

 

İncir ağacı kesildikten sonra Hüsrev´le annesi arasındaki şu diyalog çok etkileyicidir:

 

- Anne ben o ağaca baktığım zaman babamı görmüş gibi oluyordum. Babamı göreyim diye rıhtıma çıktım. Aradım, aradım. Nihayet onu ta dibinden ve toprak hizasından kesilmiş buldum.

 

- Yavrum! Bu kadar fena bir hâtırası olan ağacı niçin müdafaa ediyorsun?

 

- Çünkü o babamdı. O bendim. O çocukluğumdu. O her şeyimdi. Küçükken onun dibinde oynardım. Ona yaslanır, bulutları seyrederdim. Gölgesine sığınırdım. O benim dadımdı. O senden sonra sevdiğim her şeydi. En sevdiğim şeyden en büyük fenalığı gördüm. Babam kendisini ona astı. O benim yine en bağlı olduğum şey kaldı. Şimdi onu kestiniz. Ta dibinden, toprak hizasından kestiniz. Böylece dünyamı kesmiş oldunuz. Artık anlıyorum ki dünyam, ta dibinden, toprak hizasından kayboldu.

 

Ulviye Hanım oğlundan af diler, gitmemesi için ağlayarak yalvarırsa da sözünü dinletemez. Hüsrev´in son sözü şu olur: “Ne yapayım anne? Kestiniz incir ağacımı!”

 

***

 

Çıkardığı ilk dergiye Ağaç adını vermesi, Necip Fâzıl´da ağaç fikrinin çok güçlü olduğunu göstermektedir. “Büyüklüğü, olgunluğu, erginliği, bir kelimeyle perfeksiyonu” temsil eden ağaç, Üstad´a göre, toprak üstünde ve altındaki gür ve dolaşık varlığıyla, madde ve ruh gibi, her şeyin bir dış ve bir iç yüzü bulunduğuna işaret eden güçlü bir sembol, kökleri, gövdesi ve dallarıyla “muhite doğru namütenahi dağınık ve çok, merkeze doğru nâmütenâhî toplu ve tek bir şahsiyet muvazenesinin en eşsiz örgüsüdür.”

 

Bu ilgi çekici fikirlerini Ağaç dergisinin birinci sayısındaki “Adımız” başlıklı sunuş yazısında açıklayan Necip Fâzıl, ağacın, insanoğlunun gözünde, dünyaya bastığı günden beri çözülmez bir bilmece olduğunu söyler ve yazısını şu cümlelerle tamamlar:

 

“Ağaç bize, dünyaya geldiğimiz günden bugüne kadar içimizi dolduran anlama ve arama sıkıntısının dehşetli anatomisi halinde görünüyor. Gözlerimiz ona daldığı zaman, garip bir röntgen ışığı altında ruhumuzun bin kollu iskeletini görmüş gibi ürküyoruz. Sanki bu fevkalâde şahsiyetin hendesesindeki nizamla, içinde Allah´ın sırları yatan ruhumuzun hasret çektiği nizam arasında gizli bir yol meydana çıkıyor.”

 

Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum; Necip Fâzıl´ın bu paragrafta söylediklerini Yunus Emre asırlarca önce iki mısrada özetlemiş:

 

Gider idüm ben yol sıra yavlak uzamış bir ağaç

 

Böyle latîf böyle şîrîn gönlüm eydür birkaç sır aç

 

***

 

Ağaçlara kutsiyet izafe edilmesi, bazıları için evliya menkıbeleri üretilmesi yahut diplerinde cinlerin perilerin mekân tuttuğuna inanılması, bu ağaçlara bir çeşit dokunulmazlık sağlıyordu. Kim bilir, belki de bu rivayetler birileri tarafından şuurlu olarak üretilmişti.

 

Eğer bir ağaçla ilgili hatıranız varsa, o ağaç sizin için özel bir anlam ifade ediyorsa, kesilmesi herhangi bir uzvunuz kesilmiş gibi acı verir. Güzelim ağaçları hiç acı duymadan kesebilenler, o ağaçlarla, dolayısıyla şehirle, medeniyetle ve elbette tabiatla sağlıklı ilişki kuramamış olanlardır.

 

Ancak ağaç sevgisini bir çeşit fetişizme dönüştürmenin yanlış olduğunu da vurgulamak isterim. Özellikle tarihî âbideleri kuşatarak onları görünmez kılan ağaçların seyreltilmesi yahut bodur ağaçların dikilmesi gerektiği kanaatindeyim. Ziyaret etme imkânı bulduğum hiçbir tarihî şehirde âbidelerin mesela Sultanahmet Camii gibi göklere ser çekmiş ağaçlarla kapatıldığını görmedim. Sarayburnu´ndaki ağaç kalabalığı yüzünden Topkapı Sarayı´nı da “hey´et-i umumiye”siyle göremiyoruz. Özellikle belli bir mesafeden bakıldığında Topkapı Sarayı ağaçlar tarafından neredeyse tamamen yutulmuş görünmektedir.

 

Ağaç -hiç şüphesiz- eski mimarimizin tamamlayıcı unsurudur; muhteşem bir çınarla bütünleşmemiş âbide yok gibidir. Fakat eskiler hiçbir âbideyi bütünüyle görülüp algılanmasını engelleyecek şekilde ağaca boğmamışlardır.

 

Eski İstanbul fotoğrafları incelenirse, ne demek istediğim herhalde daha iyi anlaşılacaktır.

Anahtar Kelimeler: NECİP, FAZIL, AĞAÇLAR
Okuyucu Yorumları (0 yorum)
Adınız Soyadınız *
E-Posta *
 
Telefon
Güvenlik *
Yenile
 
Yorumunuz *
Yazarın Diğer Yazıları
‘Muhteşem ve feyizli bir başlangıç´ (26 Ağustos 2018 - Pazar)
Rahip Brunson, Reverend Frew ve Halûk (14 Ağustos 2018 - Salı)
Mütebahhir bir dost: Metin Kayahan Özgül (07 Ağustos 2018 - Salı)
Şerefiye Sarnıcı ve sanat (29 Temmuz 2018 - Pazar)
Futbol, milliyetçilik ve ırkçılık (23 Temmuz 2018 - Pazartesi)
Eşsiz bir dost: Mustafa Çalık (15 Temmuz 2018 - Pazar)
Dergâh dergisi okurken... (08 Temmuz 2018 - Pazar)
Münevver, aydın, entelektüel (01 Temmuz 2018 - Pazar)
Semavi Eyice ve Sultan Abdülmecid´in tuğrası (13 Haziran 2018 - Çarşamba)
‘Yâr bana bir eğlence meded´ (04 Haziran 2018 - Pazartesi)
Kudüs, Mescid-i Aksa ve edebiyatımız (22 Mayıs 2018 - Salı)
Ramazan düşünceleri (13 Mayıs 2018 - Pazar)
Edebiyat tarihimiz yeniden yazılmalı (08 Mayıs 2018 - Salı)
‘Geceleyin bir ses böler uykumu´ (03 Mayıs 2018 - Perşembe)
Zulmiyye´den Adliyye´ye Yenicami (30 Nisan 2018 - Pazartesi)
Nurullah Ataç ve Tevfik Fikret (27 Nisan 2018 - Cuma)
Hayat Ağacı´ndan Bursa´da Zaman´a (19 Nisan 2018 - Perşembe)
Hekimbaşı´nın karanfilleri (18 Nisan 2018 - Çarşamba)
‘Miraciye Saklı Miras´ (14 Nisan 2018 - Cumartesi)
‘Utandım bu âciz şairliğimden´ (10 Nisan 2018 - Salı)
Leyleklerin Müslümanlığı (05 Nisan 2018 - Perşembe)
Bir sahafın dağarcığından (28 Mart 2018 - Çarşamba)
Tophane-i Âmire´de muhteşem bir sergi (08 Mart 2018 - Perşembe)
Soyadı hikâyeleri (04 Mart 2018 - Pazar)
Shaykh Tosun Bayrak Al-Jerrahi Al-Halveti (22 Şubat 2018 - Perşembe)
Sultan Abdülhamid biyografisi yazmak (19 Şubat 2018 - Pazartesi)
Cinuçen Bey´in hatıraları (15 Şubat 2018 - Perşembe)
Bir milyon kitap meselesi (11 Şubat 2018 - Pazar)
Müslümanlar, kitaplar ve kütüphaneler (05 Şubat 2018 - Pazartesi)
Haydarpaşa Garı ve tarih (25 Ocak 2018 - Perşembe)
‘Annemin Kütüphanesi´ (21 Ocak 2018 - Pazar)
Gözyaşı çeşmesi kurumasın (17 Ocak 2018 - Çarşamba)
Haydarpaşa Garı ve tarih (13 Ocak 2018 - Cumartesi)
Vampirizm ve Batı medeniyeti (09 Ocak 2018 - Salı)
İstanbul´un delifişek takvimi (04 Ocak 2018 - Perşembe)
Âkif´e, dostlarına ve dostluğa dair (01 Ocak 2018 - Pazartesi)
Annemarie Schimmel ve Mevlânâ (22 Aralık 2017 - Cuma)
Karacaahmet, Ali Fuad Başgil ve Atsız (16 Aralık 2017 - Cumartesi)
Osmanlı barışı ve Filistin (11 Aralık 2017 - Pazartesi)
Mehmet Âkif ve Nâzım Hikmet (05 Aralık 2017 - Salı)
Türkler ve Ruslar (27 Kasım 2017 - Pazartesi)
Türkler ve Ruslar (22 Kasım 2017 - Çarşamba)
‘Büyük Kedi Katliamı´ (19 Kasım 2017 - Pazar)
Milli Saraylar Resim Müzesi (13 Kasım 2017 - Pazartesi)
Nobel Edebiyat Ödülü´ne dair güftügû (08 Kasım 2017 - Çarşamba)
TOKİ´nin yeni vizyonu (05 Kasım 2017 - Pazar)
TOKİ´nin yeni vizyonu (23 Ekim 2017 - Pazartesi)
Türk tarihçiliğinin iki İsmail´i (17 Ekim 2017 - Salı)
Osmanlı bilim mirası (06 Ekim 2017 - Cuma)
Bartók, Sarısözen ve türkülerimiz (30 Eylül 2017 - Cumartesi)
Kerkük üzerine düşünceler (27 Eylül 2017 - Çarşamba)
Bienaller ve güncel sanat (21 Eylül 2017 - Perşembe)
Mardinîzadeler Şerif Mardin (17 Eylül 2017 - Pazar)
‘Hayal Şehir´in ince ressamı (13 Eylül 2017 - Çarşamba)
Malazgirt´ten İstanbul´un fethine (30 Ağustos 2017 - Çarşamba)
İstifanın üç devirdeki anlamları (25 Ağustos 2017 - Cuma)
Körleşme (21 Ağustos 2017 - Pazartesi)
“Vay benim köse sakalım” (11 Ağustos 2017 - Cuma)
‘İhtiyar´ın imparatorluğu (04 Ağustos 2017 - Cuma)
Şehir, kent ve ‘kent kültürü´ (01 Ağustos 2017 - Salı)
‘Bir nev-civansın şûh-ı cihansın´ (20 Haziran 2017 - Salı)
‘Hezarfen´ (17 Haziran 2017 - Cumartesi)
Sahibinin aynası: Hususi kütüphane (14 Haziran 2017 - Çarşamba)
Davul muhabbeti (06 Haziran 2017 - Salı)
Fâtih´in biyografisini yazmak (01 Haziran 2017 - Perşembe)
Kızılelma muhabbeti (25 Mayıs 2017 - Perşembe)
Bir Darülelhan vardı (19 Mayıs 2017 - Cuma)
‘Ben sulh adamıyım´ (15 Mayıs 2017 - Pazartesi)
Biyografi muhabbeti (03 Mayıs 2017 - Çarşamba)
‘Tebessüm İnkılâbı´ (28 Nisan 2017 - Cuma)
Renkler muhabbeti (26 Nisan 2017 - Çarşamba)
‘Bir ağaç gibi tek ve hür...´ (16 Nisan 2017 - Pazar)
Karga muhabbeti (03 Nisan 2017 - Pazartesi)
İnci Enginün´e saygı (29 Mart 2017 - Çarşamba)
İnci Enginün´e saygı (25 Mart 2017 - Cumartesi)
‘Hezarfen Çizgen´den ‘Anbean´ (14 Mart 2017 - Salı)
Ezana ve ezan şiirlerine dair (28 Şubat 2017 - Salı)
Sanat, edebiyat ve ahlâk (15 Şubat 2017 - Çarşamba)
‘Feyhaman Duran: İki Dünya Arasında´ (08 Şubat 2017 - Çarşamba)
Gazi, Serbest Fırka ve Ağaoğlu Ahmet Bey (04 Şubat 2017 - Cumartesi)
‘Zamanı Aşan Taşlar´ (29 Ocak 2017 - Pazar)
Satranç muhabbeti (23 Ocak 2017 - Pazartesi)
Refik Erduran ve Türk aydınları (16 Ocak 2017 - Pazartesi)
‘Bembeyaz bir dünyada yaşamak´ (10 Ocak 2017 - Salı)
Elveda Galata Köprüsü (05 Ocak 2017 - Perşembe)
Köprüler ve tüneller (30 Aralık 2016 - Cuma)
Yüz yıl önce neler oldu? (24 Aralık 2016 - Cumartesi)
‘Âlemde ziyâ kalmasa halk etmelisin, halk!´ (07 Aralık 2016 - Çarşamba)
Tanburî Cemil Bey ve oğlu (04 Aralık 2016 - Pazar)
‘Yangın vaaar!´ (01 Aralık 2016 - Perşembe)
‘Tarihim, şerefim, her şeyim...´ (31 Ekim 2016 - Pazartesi)
Maymuncuk kelimeler (18 Ekim 2016 - Salı)
Sivas´ta Selçuklu´yu düşünmek (07 Eylül 2016 - Çarşamba)
Tarikatlar ve siyaset (19 Ağustos 2016 - Cuma)
Yazmak ve yazarlık hakkında düşünceler (27 Haziran 2016 - Pazartesi)
Masalları bile dönüştürmek istediler (21 Haziran 2016 - Salı)
‘Kul olayım kalem tutan ellere´ (14 Haziran 2016 - Salı)
Aydos´un ikinci fethi (04 Haziran 2016 - Cumartesi)
HARİKA BİR FOTO-BİYOGRAFİ (28 Mayıs 2016 - Cumartesi)
OSMAN HAMDİ BEY VE YEŞİL CAMİ (24 Mayıs 2016 - Salı)
Üç sofra (20 Mayıs 2016 - Cuma)
Bıyık hikayeleri (17 Mayıs 2016 - Salı)
MECAZ, KİNAYE,ALEGORİ, İRONİ. V.B. (03 Mayıs 2016 - Salı)
Sayfa:
Başlangıç Tarihi
Bitiş Tarihi
Sivas için namaz vakitleri
İmsak Güneş Öğle İkindi Akşam Yatsi
06:00 07:44 12:44 15:09 17:27 18:59
Resulullah (sav) rüşvet alana da verene de lanet etti.Rüşvet alan da veren de cehennemdedir.

Hz. Muhammed