Ahmet Özdemir


NE GÜZEL KOMŞUMUZDUN SEN FAHRİYE ABLA

NE GÜZEL KOMŞUMUZDUN SEN FAHRİYE ABLA


Ahmet ÖZDEMİR

Henüz doğalgaz gelmemişti. Belki de yaygınlaşmamıştı. Akşamları Küçük Çamlıca’nın alt semtlerine, Hasanpaşa’nın çukur kesimlerine çöken linyit dumanı ve kesif kömür kokusu, Acıbadem’e kadar ulaşırdı. Bir kış mevsiminde Erzurum’a gitmiştim. Kaldığım otel yüksekçe bir yerdeydi ama, yine de şehre çöken kömür dumanı otele kadar ulaşıyor kendimi boğulacak gibi hissediyordum. İşte böyle havalarda Fahriye ablayı dilimden düşürmezdim. Ne kadar gerçek bilmiyorum ama, kendisinin Fahriye Abla olduğunu söyleyen yaşlı bir bayanla tanışmıştım. Nereden bilirdim ki sanal Fahriye abla ile bir programda birlikte olacağım.

Ah Fahriye Abla!

Kanlarının dellenmeye başladığı yıllarda kimin mahallesinde, sokağında bir Fahriye ablası yoktur ki?

Fahriye Abla şiirinden esinlenen bir de film çekilmişti. Yaşları elliyi geçkin olanlar iyi bilirler. Gençler için aktarayım:

“Hava keskin bir kömür kokusuyla dolar

Kapanırdı daha gün batmadan kapılar

Bu afyon ruhu gibi baygın mahalleden,

Hayalimde tek çizgi bir sen kalmışsın sen!

Hülyasındaki geniş aydınlığa gülen

Gözlerin, dişlerin ve ak pak gerdanınla

Ne güzel komşumuzdun sen Fahriye abla!

Eviniz kutu gibi küçücük bir evdi

Sarmaşıklarla balkonu örtük bir evdi

Güneşin batmasına yakın saatlerde

Yıkanırdı gölgesi kuytu bir derede

Yaz kış yeşil bir saksı ıtır pencerede

Bahçede akasyalar açardı baharla

Ne şirin komşumuzdun Fahriye abla!

Önce upuzun sonra kesik saçın vardı

Tenin buğdaysı, boyun bir başak kadardı

İçini gıcıklardı bütün erkeklerin,

Altın bileziklerle dolu bileklerin

Açılırdı rüzgârda kısa eteklerin

Açık saçık şarkılar söylerdin en fazla

Ne çapkın komşumuzdun sen Fahriye abla!

Gönül verdin derlerdi o delikanlıya

En sonunda varmışsın bir Erzincanlıya

Bilmem şimdi hala bu ilk kocanda mısın

Hala dağları karlı Erzincan’da mısın

Bırak geçmiş günleri gönlüm hatırlasın

Hatırada kalan şeyler değişmez zamanda

Ne vefalı komşumuzdun sen Fahriye abla!

Ahmet Muhip Dıranas, 21 Haziran 1980’de 71 yaşında Ankara’da hayatını kaybetti. 1908 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul’da Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi. Üst düzey bürokratik görevler yaptı. Hece ölçüsü sınırlarında kalarak ama durak ve vurgu yerlerini değiştirerek gelenekselde çağdaşlığı yakalayan şiirler yazdı. Şiirleri, çağrışım gücü yüksek; yurdu, insanı ve doğası ile barışık, alışılmadık deyiş örgüsüyle unutulmazdı. “Serenad” sevdiğim şiirlerden biriydi. Küçük bir klip yapmıştım. Sevgi, aşk, sevgililer günü temalı programlarda Sevgili Mualla Tetik’le okurduk.

Yeşil pencerenden bir gül at bana,

Işıklarla dolsun kalbimin içi.

Geldim işte mevsim gibi kapına

Gözlerimde bulut, saçlarımda çiğ.

Açılan bir gülsün sen yaprak yaprak

Ben aşkımla bahar getirdim sana;

Tozlu yollarından geçtiğim uzak

İklimden şarkılar getirdim sana.

Şeffaf damlalarla titreyen, ağır

Koncanın altında bükülmüş her sak.

Seninçin dallardan süzülen ıtır,

Seninçin karanfil, yasemin zambak...

Bir kuş sesi gelir dudaklarından;

Gözlerin, gönlümde açan nergisler.

Düşen öpüşlerdir dudaklarından

Mor akasyalarda ürperen seher.

Pencerenden bir gül attığın zaman

Işıkla dolacak kalbimin içi.

Geçiyorum mevsim gibi kapından

Gözlerimde bulut, saçlarımda çiğ

Ahmet Muhip, tiyatrolarında da şairane bir üslûp kullandı. Şiirsel anlatımın yarattığı dünyanın yanında, Şiirin zaman zaman tiyatronun önüne geçtiği, dramatik anlatımı sekteye uğrattığı söylenebilir.

Gölgeler ve Çıkmaz oyunlarının büyük bir kısmında kahramanlarını şiirle konuşturmuştu. Örneğin, Baba ile Oğul’un sevgili üzerine tartışmalarında Oğul adeta şiir okumaktaydı:

“Sen benim aşkımın aynasında ölümsüz güzelliksin / Aşkın bir taç gibi ruhumu süslüyor” Dıranas, şair kimliğini, sözcüklere şairce bakışını oyunda gösterir ve Oğul’a taç kelimesinin yerine bahar’ı getirmesinin daha uygun olacağını da söyletir.

İkinci Perde’nin başında Kız’ın Anne’ye söyledikleri de şiir gibidir:

“Olmadı, olmadı / Ve bitti / Beynime asılı bir gölgeydi / Uçtu, kurtuldum / Güneşler açtı.”

Dıranas, her insanının iyilikle donatılarak dünyaya geldiğini, ruh’un sonradan çirkinleştirildiğini ileri sürdü. Dünya görüşünü, bilge kişiliğini de ortaya koydu. Gölgeler’in ilk perdesindeki duvar saati hakkında söylenenler bu doğrultudaydı:

“Bir saati vakti geldi mi kurmalı; durmuş bir saat kurunca işler, ama duran bir insanı kurup işletemezsin.”

İşte birkaç diyalog:

“Parayı, para için erdemlerine, onurlarına varıncaya kadar her şeylerini verebilenlere bırakalım”

“Hava karardıkça mangal ateşleri nasıl daha parlak görünürse, ömrün akşamına doğru anılar da öyle parlak görünüyor.”

“Tarih galerisinde, büyük insanlar adı altında, sıra sıra kurulmuş kişilerin yüzlerini bir sıyır bakalım, altlarından ne çıkacak: Çıkarcılığın çirkin yüzü hep.”

Ahmet Muhip Dıranas’ın şairane anlatımı, oyunlarında arzuladığı düşsel boyut, soyut dünyayı yaratmasına katkı sağlamakta ve estetik hazzı çoğaltmaktaydı. Bu estetik haz “tiyatro sanatının tadıydı.