Yusuf Ziya Cömert


Merkez Bankası hayal kurar mı?

Daha çok edebiyatta görürsünüz. Romanlarda, öykülerde. Sinemada da görürsünüz. Bir çeşit ‘absürd’lük. Yani saçmalık.


Hemen aklıma gelen, Jose Saramago’nun ‘Körlük’ romanı.

Sokakta insanlar birdenbire kör oluyor. Bir körlük salgını başlıyor. Sonunda körlük o toplumun normali haline geliyor.

Hastalığa yakalanmayan tek bir kişi var. Bir kadın. Sadece o görüyor. Fakat körlük topluma öyle yerleşmiş ki kadın kimseye gözlerinin gördüğünü söyleyemiyor.

Kör olmadığı, görebildiği dolayısıyla herkesten farklı olduğu için suçlu sayılabilir, başı belaya girebilir.

Aslında saçma. Yok ki körlük diye bir salgın.

Ama bu kurguyu hayatla bağdaştırabilirsin.

Görmeye, görmemeye, ‘öteki’ye dair çıkarsamalar yapabilirsin.

Bunu gerçek bir zeminden değil de kurgulanmış ortamdan hareketle yaparsın.

Bazen olmuyor mu çok iyi gördüğümüz bir gerçeği yanı başımızdaki bir insana gösteremediğimiz?

Dino Buzzati’nin öyküleri de öyledir mesela. Cebinde her gün banknotlar bulduğu ısmarlama elbise. Cebinden çıkan parayla hırsızın soygunda çaldığı paranın miktarı aynı. Ne kadar haram para varsa adamımız ceketinin cebinde buluyor.

Bu da saçma. Gardıropta asılı duran ceketin cebinde kimse koymadıkça paralar peydah olmaz.

Ama öykünün yaşandığı ‘boyut’la bağdaşıyor.

Bugün bir sürü insanın cebine giren para, bir sürü insanın cebinden çalınan para değil mi?

Öyküdeki adam vicdanlı olduğu için bundan rahatsız oluyor.

Gerçek hayatta ‘vicdan’ın rolü maalesef kurgudakinden daha az.

Utanma arlanma da az.

Hayır, Saramago’nun romanını ya da Buzzati’nin öyküsünü uzun uzadıya anlatacak değilim. Okuma zevki olanlar, gerçekliğe bir de böyle, alelade olmayan, sanatla derinleştirilmiş bir pencereden yaklaşmak isteyenler alsın okusun.

(Az önce Genel Yayın Yönetmenimiz İbrahim Kiras’la karşılaştık. “Yazı konusu mu düşünüyorsun” dedi. “Hayır ama yazmayı düşündüğüm konuya biraz yüksekten girdim, şimdi nasıl aşağı ineceğimi düşünüyorum” dedim. Bundan sonrası işte o iniş faslı.)

Böyle şeyler edebiyatta olur. Hem de çok güzel olur.

Hayatta da olur. Siyasette, bilimde, her yerde.

Bunların olmaması ya da en azından asgari seviyede olması gereken bir yer var mıdır diye sorabiliriz.

Aklıma gelen yerlerden biri Merkez Bankası.

Tabii Merkez Bankası’ndakiler de insan. Onların da hayal kurmaya hakları var.

Fakat onların hayallerinin, özellikle toplumun geri kalanını çok etkileyen konularda, kimini fakirleştirebilecek, kimini zenginleştirebilecek kararlar verirken hayatın gerçeklerine yakın olması tercih edilir.

Hayali bir ‘teori’ye dayanarak karar verirsen ekonomiyi bozarsın.

Ne o teori?

Faizi indirirsem enflasyon düşer zamanla döviz de düşer teorisi.

Kurgulanmış bir gerçeklik.

Düşmüyor işte. Aksine yükseliyor.

Romandaki ya da öyküdeki kurguyu hayatın gerçekleriyle eşleştirebiliyorsun.

Merkez Bankası’nın kararlarını alırken istinat ettiği dünyanın hayatın gerçekleriyle alakasını kurmak apayrı bir kabiliyet gerektiriyor.

Dün Merkez Bankası 2021 sonu Enflasyon tahminini güncelledi.

Yüzde 14,1’den yüzde 18,4’e çıkardı.

Üç ay içinde yüzde 5 küsur sapma.

Demek bir önceki tahmin gerçekçi değilmiş. Daha doğrusu, tahmin değil, temenniymiş.

Bu seferki gerçekçi mi?

TÜİK Eylül ayı enflasyonunu yüzde 19,58 olarak açıklamıştı.

Doğru mudur bu rakam?

Çarşıya pazara yolu düşenler doğru olmadığını düşünüyor.

Alternatif enflasyon hesaplamaları yüzde 44’e kadar çıkıyor. Yine de biz yüzde 19,58’i doğru sayalım.

Ekim ayında enflasyon yükseldi mi, düştü mü?

Benim gördüğüm yükseldi. Salı günü Reşit Paşa pazarında kıvırcığın tanesi 7 liraydı. 10 liradan küçük etiket neredeyse yok gibiydi.

Diyelim ki enflasyon Ekim’de -eğer TÜİK şapkadan tavşan çıkarmazsa- yüzde 20 küsur çıkacak. Vatandaş ona da inanmayacak.

Kasım ve Aralık aylarında iki puan aşağı iner mi?

Ben inmesini temenni ederim. Fakat benimki temenni.

Merkez Bankası’nınki güya tahmin.

Merkez Bankası bu tür açıklamalarını ‘temenni’ başlığı altında yapsa daha gerçekçi olurdu.

 Karar Gazetesi 29 Ekim 2021 tarihli yazısının iktibasıdır.



YAZARLAR