Mehmet Akif´in Eğitime ve Öğretmenlere Bakışı
Tarih: 23.11.2017 17:41:09 / 345okunma / 0yorum
Aziz Erdoğan

Akif´in şiirlerinde eğitime, öğretime, öğretmenliğe; ilmin ve okulun önemine dair çokça beyit bulunmaktadır. Mestanlı Dayı şiiri başlı başına bir öğretmeni anlatır. Fatih Kürsüsü kitabında bir beyit öğretmenin nasıl olması gerektiğini tarif eder:

“Muallimim” diyen olmak gerektir îmanlı;

Edebli, sonra liyâkatli, sonra vicdanlı.

(Fatih Kürsüsünde)

Mehmet Akif´in Öğretmenliği

Mehmet Akif´in, II. Meşrutiyet öncesi çeşitli okullarda dersler verdiği bilinmektedir. Mehmet Akif´in ilk hocalık görevi, kendisinin de1893´de mezun olduğu Halkalı Baytar Mektebindedir. 1906 yılında bu mektepte “Kitabet-i Resmiye” hocası olarak göreve başlayan Akif, Bir süre sonra 25 Ağustos 1907 tarihinde Çiftlik Makinist Mektebi´nde de Türkçe muallimliği yapmıştır.

 1908 sonrasında ise onu Edebiyat-ı Osmani derslerini vermek üzere Darülfünun kadrosu içerisinde görürüz. Akif burada söz konusu derslerle birlikte, edebiyat nazariyeler dersi de vermiştir. Onun Darülfünundaki bu hocalık görevi 1913-1914 öğretim yıla başlarına kadar yaklaşık dört yıl sürer ve Akif kendi isteğiyle (Ferit Kam´ın kadro dışı bırakılması)görevinden istifa eder. Resmi öğretmenliklerinin yanında Daru´l-Edeb isimli özel bir mektepte de fahri (gönüllü) olarak dört, beş sene ders vermiştir.

Akif, memuriyet hayatının büyük bir bölümünü ve özellikle resmi memurluktan ayrıldıktan sonra hayatının kalan on yılını eğitimle iç içe geçirmiştir.

İttihat ve Terakki Cemiyeti´nin Heyet-i İlmiyesi adına cemiyetin Şehzadebaşı´ndaki kulübünde geceleri halka açık olarak yürütülen Arapça, “Edebiyat-ı Arabiyye” ve tercüme usulü derslerinin hocalığını üstlendi. Burada Akif derslerine gelen öğrencilerin çoğu yüksek tahsil görmüş talebelerdi. Ahmet Hamdi Akseki, onun buradaki derslerinin büyük rağbet gördüğünü, şairin “mühim edebi eserleri yeni usullere göre tahlil ve tercüme hususunda büyük kudret  ve yenilik gösterdiği”ni bunun da talebe muhitinde ilmi bir heyecan uyandırdığını, bu yüzden de her derste himen iki yüzden fazla talebe bulunduğu söylemektedir.

Mithat Cemal (Kuntay), yakın dostu Mehmet Akif´i hakkında yazdığı anı-biyografi kitabında “Bir dağ silsilesini gezer gibi her seferinde bir başak zirvesini gördüğüm adam” diye niteler. Bu Akif´in çok yönlü kişiliğini en güzel anlatan ifadedir. Hem edebiyatla ilgilenmiş, edebiyat meselelerine kafa yormuş, , Sırat-ı Müstakim ve ardından Sebilü´r-Reşad dergileriyle matbuat hayatında yer almış, hem devrin siyasi ve sosyal olaylarına ilgi göstermiştir.  Hem zamanında dini ilimlerde hatırı sayılır isimler arasına girmiş hem de hayatı boyunca eğiticilik, hocalık misyonunu sürdürmüştür.

Akif toplumun her kesimine öğretmenlik yapmıştır. Sizin Akif´iniz hangisi? Akif´in hangi yönünü konuşalım sizinle…

Süleymaniye, Fatih Camileri; Kastamonu Nasrullah Kadı Cami ve Balıkesir Zağnos Paşa Cami gibi kürsülerde topluma seslenen, toplumu irşadı görev kabul eden Vaiz Akif´i mi?

Sıratı Müstakim ve Sebilürreşat gibi dönemine ayna tutan ve derginin başyazarı Mütefekkir Akif mi?

Dini ilimler başta olmak üzere toplumun her sorununa eğilen ve çözüm yolları sunan Hoca Akif, Nasih Akif mi?

Kendisinin de mezunu olduğu Baytar Mektebinde başlayıp Darülfünün´a kadar devam eden Muallim Akif ve Müderris Akif mi?

Hangi Akif´i konuşursak konuşalım ortak yönü: Haramsız ve yalansız sade bir hayat, özü sözü bir adam, yaşadığını konuşan, konuştuğunu yaşayan bir öğretmen… Eğitimi ve bilimi hayatın içinde gören adam…

Eğitim, insanın kabiliyet ve davranışlarını geliştirmek ve toplumun iyi değerlerini benimsetmek için en etkin yoldur. Bir başka deyişle; eğitim milletçe tespit edilen manevi özelliklere uygun “ideal insan tipi”ni genç nüfusa kazandırıp, yeni nesilleri ona göre yetiştirmektir.

Eğitimi gerçekleştirecek aile, okul ve toplum üçgeninin belki en önemlisi, öğretmendir. Çünkü okula giden öğrenci, her şeyiyle öğretmenini taklit eder. Öğretmen iyi olursa; öğrenci de iyi yetişir.  Öğretmen milli ve manevi değerlere önem vermezse öğrencide aynı şekilde onun yolunu takip eder. Akif, özellikle bu konuyu irdelemek için bize bir örnek vermiştir.

O zaman köy okullarına gönderilen öğretmen sayısı azdı. Köylüler durumu biraz cazip hale getirmek ve öğretmene kavuşmak için kendi okullarını inşa ederler ve ısrarla yetkililerden öğretmen isterler.

Kendilerine bir öğretmen gönderilir; fakat köylü kısa zaman sonra öğretmeni köyden kovarlar. Akif bunu duyunca çok üzülür ve hemen o köye gider. Yatsı  namazı vakti köylü camiye toplanmıştır. Bunu fırsat bilen Akif köylüleri bir güzel azarlar. Cami adabına uygun düşmediği için, cemaatten kimse ona ses çıkarmamış, fakat daha sonra onu evine misafir eden ev sahibi, ertesi sabah durumu kendisine şöyle anlatmıştır.

(Mestanlı Dayı orta yaşlı, sakallı, nur yüzlü, bir elinde baston, diğerinde fener olan saf bir köylüdür.)

"Fetvayı veren mahkeme, yanlış, gerçek,

İki davâcı ne söylerse bütün dinleyecek.

O zaman kestiği parmak acımaz, amenna...

Ama hep bir tarafın ağzına bakmak, o fena.

Benim arkamdaki düşman bana mevlid mi okur?

Dur ki ben söyleyeyim bir de, kuzum, sen hele dur!

Köylü câhilse de hayvan mı demektir? Ne demek!

Kim teper ni´meti? İnsan meğer olsun eşşek,

Koca bir nahiye titreştik, odunsuz yattık;

Şu büyük mektebi gördün ya, kışın biz çattık.

Kimse evlâdını câhil komak ister mi ayol?

Bize lâzım iki şey var: Biri mektep, biri yol.

Niye Türk´ün canı yangın, niye millet geridir;

Anladık biz bunu, az çok senelerden beridir.

Sonra baktık ki hükümetten umup durdukça,

Ne mühendis verecekler bize, artık, ne hoca.

Para bizden, hoca sizden deyiverdik... O zaman,

Çıkagelmez mi bu soysuz, aman Allah´ım aman!

Mestan Dayı, Akif´e bu hadisenin kendisine yanlış aksettirildiğini söyler. Bu milletin cehaletle, bilgisizlikle mücadele konusunda neler çektiğini, fakat arada her şeye rağmen inandığı değerlerin ayaklar altına alınmasına kesinlikle izin veremeyeceğini anlatır. Çocuklarını eğitecek öğretmenlerde görmek istediklerini özellikleri sıralar. O zaman ve bugün aynı sıfatlara uymayan değerli tüm öğretmenlerimizi tenzih ederek söyle devam eder.

Sen, oğul, ezbere çaldın bize akşam, karayı...

Görmeliydin o muallim denilen maskarayı.

Geberir, camie girmez, ne oruç var, ne namaz;

Gusül abdestini Allah bilir amma tanımaz.

Yelde izler bırakır gezdi mi bir çiş kokusu;

Ebenin teknesi, ömründe pisin gördüğü su!,

Kaynayıp çifte kazan, aksa da çamçak çamçak,

Bunu bilmem ki yarın hangi imam paklayacak?

Huyu dersen, bir adamcıl ki sokulmaz adama...

Bari bir parça alışsaydı ya son son, arama!

Yola gelmez şehirin soysuzu, yoktur kolayı.

Yanılıp hoşbeş eden oldu mu, tınmaz da ayı,

Bir bakar insana yan yan ki, yüz olmuş manda,

Canı yandıkça, döner öyle bakar nalbanda.

Bir selâm ver be herif! Ağzın aşınmaz ya... Hayır,

Ne bilir vermeyi hayvan, ne de sen versen alır.

Yağlı yer, çeşmeye gitmez; su döker, el yıkamaz;

Hele tırnakları bir kazma ki insan bakamaz.

Kafa orman gibi, lâkin, o bıyık hep budanır;

Ne ayıptır desen anlar, ne tükürsen utanır.

Tertemiz yerlere kipkirli fotinlerle dalar;

Kaldırımdan daha berbat olur artık odalar;

Örtü, minder bulanır hepsi, bakarsın, çamura.

Su mühendisleri gelmişti... Herifler gâvur a,

Neme lâzım bizi incitmediler zerre kadar,

İnan oğlum, daha insaflı imiş çorbacılar!

Tatlı yüz, bal gibi söz... Başka ne ister köylü?

Adam aldatmayı alâ biliyor kahpe dölü!

Ne içen vardı, ne seccadeye çizmeyle basan;

Ne deyim dinleri bâtılsa, herifler insan..

Hiç ayık gezdiği olmaz ya bizim farmasonun...

İçki yüzler suyu, ahlâkını bir bilsen onun!

Şimdi ister beni sen haklı gör, ister haksız,

Öyle devlet gibi, ni´met gibi lâflar bana vız!

İlmi yuttursa hayır yok bu musibetlerden...

Bırakın oğlumu, cahilliğine razıyım ben."

Akif´in diliyle, köylü cahilliğe razı olduğunu söylüyor. Çünkü onun inancına göre, milleti millet yapan manevi değerler ayaklar altına alındıktan sonra elde edilen bilginin kimseye yararı yoktur. Nitekim biliyor ki, şeytan da âlimdi, fakat onun ilmi ne kendine ne de ona uyanlara faydalı oldu. Ancak Akif bir çıkış yolu arayarak şu cevabı veriyor.

 – Pek güzel amma, bu işin yok ki sonu.

Kapadık mektebi, kovduk diyelim farmasonu,

Başıboş köylünün evladını kimler yedecek?

Adam ister ona insanlığı telkin edecek.

Bunu nerden bulalım? Kimlere ısmarlayalım?

Önce kaç tezgahımız var, bakalım, bir sayalım.

Akif, bu konuda genel ve kesin bir hükmünü koyarak, milletin hem dine hem kültüre, hem medreseye hem okula, hem hocaya hem öğretmene ne kadar muhtaç olduğunu ifade ederek, özellikle öğretmende bulunması zorunlu olan özellikleri sıralıyor.

– Pek uzun boylu hesab etme, nedir mes´ele ki?

Herkesin bildiği şey: Medrese bir, mektep iki.

Akif, nesil inşa etmenin peşindedir. Bu “Asım´ın nesli”dir. Bu inşa Büyük Doğu nesli ve Diriliş nesliyle devam etmektedir. Gençler geleceğin sahibidir. Toplum geleceğin sahiplerini öğretmenlere teslim ediyor. Emanete gözü gibi bakacaklar aktif, özne ve etken olmalıdır ki gelecek günlerden emin olalım.

 Öğretmen Tanımı

 “Muallimim” diyen olmak gerektir îmanlı;

Edebli, sonra liyâkatli, sonra vicdanlı.

(Fatih Kürsüsünde)

Akif´e göre iman öğretmenliğin ilk şartıdır. Bunları tamamlayan özellikler edeb, liyâkat, vicdandır.

Öğretmen imanlı olmalı

İmânın sözlük anlamı: Birini söylediği sözde tasdik etmek, söylediğini kabul etmek, gönül huzuru ile benimsemek, karşısındakine güven vermek, şüpheye yer vermeden kalpten tasdik etmek; eman vermek, emin kılmak…

İman dini bir kavramdır. Şüphe kabul etmez. Öğretmen yaptığı işten şüphe etmemeli, tereddüt duymamalıdır. İşini inanarak ve bilerek yapmalıdır. Bilgi ve birikimini inancı desteklemelidir. Öğretmeye iman etmelidir. Önce anlattıklarının doğruluğuna ve mükemmelliğine kendisi iman etmeli. Ameli imanından güç olmalıdır. “Hocanın söylediğini yap gittiği yoldan gitme ya da yaptığını yapma!” sözü Akif´in kişiliğine uymaz. O özü sözü bir, iman ve irfan sahibi olmayı öğretmenliğin temel özelliği kabul eder. Bunu da yaşadıklarıyla somutlaştırır.

Dini bu işe karıştırma diyenlerin Akif´i ve  Akif´in öğretmen tanımını anlaması mümkün değildir. İman öğretmenlikte tek başına yeterli değil. Öğretmenin başka hangi meziyetleri olması gerekir bunu Akif aynı beyitte bizlere açıklıyor.

Öğretmen yaptığı işe önce iman etmelidir. Öğretmenliğe kalben teslim olmalıdır. Öğretmen sınıfını mabet, mesleğini ibadet  görmelidir.

Öğretmen edepli olmalı

Edep ne demek? Edep, güzel terbiye, iyi davranış, güzel ahlak, haya, nezaket, zarafet gibi manalara gelir.  Edep, haddini bilmek, ahlâklı olmak, taşkınlık yapmamak, sınırlarını gözetmek, büyük yanında nasıl durulur, küçüğe nasıl davranılır, bilmek ve tatbik etmek anlamlarını taşır. Tam bu noktada Kaygusuz Abdal´ın bir Var Edep Öğren Edep şiirini paylaşmak isterim.

Gel Hakk´a olma âsî

Tâ gide gönlüm pası

Dört kitabın manası

Var edep öğren edep

 

Edep gerektir ere

Tâ yolu doğru vara

Edepsiz olma yere

Var edep öğren edep

 

Gaflet içinden uyan

Edepsiz olma ey cân

Edeptir asl-ı imân

Var edep öğren edep

 

Kaygusuz Abdal uyan

Aşkı bil aşka boyan

Şöyle demiştir diyen

Var edep öğren edep

 Adabı muaşşeret deriz. Demek ki edebi göstermek için cemiyet olmalıdır. Edebin çoğuludur, Adap… Edep dışı ayıptır. Öğretmen ayıplardan uzak durmalı. Her yaptığı hareketin edep dahilinde olduğunu bilmeli. Kendisi de her yönüyle edip olmalıdır.

 

Evet, ulûmunu asrın şebâba öğretelim;

Mukaddesâta, fakat, çokca ihtirâm edelim.

***

O rabıtayla bu millet bulur bulursa felah;

O, bir çözüldü mü, her şey biter ma´azallah.

***

Fransız´ın nesi var? Fuhşu, bir de ilhâdı;

Kapıştı bunları ´yirminci asrin evlâdı!´

Ya Alman´ın nesi var zevki okşayan? Birası;

Unuttu ayranı, ma´tâha dondu kahrolası!

Heriflerin, hani dünya kadar bedâyii var:

Ulûmu var, edebiyyati var, sanâyii var.

Giden birer avuç olsun getirse memlekete;

Döner muhitimiz elbet muhit-i ma´rifete.

 

Öğretmen vicdanlı olmalı

 

Vicdan, kişinin kendi niyeti veya davranışları hakkında kendi ahlaki değerlerini temel alarak yaptıklarını veya yapacaklarını ölçüp biçtiği bir kişilik özelliğidir.

Vicdan… Doğruyu yanlıştan ayırabilmek, doğrunun yanında yer almak; aynı zamanda merhametli olmak…

Vicdan ve ahlak kişiye aittir. Ahlaklı ve fazıl toplum ancak ahlaklı bir nesille mümkündür. Bunu inşa edecek öncelikle öğretmenlerdir.

Öğretmen liyâkatli olmalı

Liyakat, işe en uygun kişinin seçilmesidir. İkinci anlamı ise, kişinin özellikleriyle yaptığı işe cuk diye oturmasıdır.

Liyakat, mesleğini en güzel ve muvaffak şekilde icrâ edebilecek bilgi ve tecrübe sâhibi olmak…

Liyakat sadece bilgiyle olmaz, liyakat sezgiyle gerçekleşir. Bir nevi ferasetle iç içedir, liyakat… Bilgiye sahip sezgiden mahrum liyakatten söz edilemez. (Çok bilgili fakat kekeme bir edebiyat öğretmeni…)

Liyakat, liderlikle taçlandırılır. Liyakat sahibi insanın olmazsa olmazı lider vasıflarının bulunmasıdır.

İşte dört dörtlük bir hoca/muallimin fotoğrafı… Bir eğitimci şahsiyettir. Eğitimci, kendisinden sorumlu olmakta birlikte onun içinde bulunduğu topluma karşı görev ve ödevleri vardır.

“Şahsiyet insana giydirilen elbisedir.” Malik Bedri. Peki bu elbiseyi öğretmene toplum giydirmiştir. Öğretmen şahıslarları şahsiyet yapmak için uğraşır. Gül bahçesi hayaliyle her gülü sulayan bahçıvandır, o.

Hoca… Her mânâsıyla hoca… Îmânıyla, ilmiyle, ahlâkıyla, muhabbetiyle, sabrıyla, tebessümüyle, çilesiyle…

Tâlim ve terbiye işini îmanlı hoca/muallimlerin eline teslim edemediğimiz müddetçe “eğitim”den şikâyetler bitmeyecek.

Eskiler “Kem âlâtla kemâlât olmaz.” demişler. Yani “Kötü âletle iyi iş çıkmaz.” Maârifimizin yüz yıllık problemi budur: “Kötü hocayla iyi insan yetiştirmeye çalışmak.” Bunun mümkün olmadığını hâlâ görmeyecek miyiz? Yaşadığımız tecrübeler artık yetmez mi? Gözümüzün açılması için daha hangi felâketi bekleyelim? Uçuruma doğru gidiyoruz; bir noktadan sonra geri dönüş de mümkün olmayacak.

***

ASIM´DAN

MESTANLI DAYI

-  Konyadaydım…

-Haberim yok, ne zaman?

  -Bıldır yaz.

Şehri az çok bilir, etrafını bilmezdim.

Bâri bir köyleri görsem diye çıktım, gezdim.

Yolda duydum ki: Filan köyün a´yânı,

Üç gün evvel kovuvermiş hoca bilmem filânı;

Herkes evlâdını almış, kapatılmış mektep.

Çok fena şey! Hele bir anlayalım, neydi sebep.

Hiç işim yok, bu da oldukça mühim doğrusu ya,

Gidecek yolcu da var, akşama indik oraya.

Yatsıdan sonra ahâli "bize va´zet" dediler:

Çektiler altıma bir cıllığı çıkmış minder.

 …

Evvelâ hamdeleden, salveleden başlayarak,

Girmeden maksada dîbâceyi serdim çabucak.

İlme kıymet veren ayetleri, hadisleri bütün,

Okudum, hâsılı bülbül gibi öttüm ben o gün.

Tam zamanıydı ahaliye çevirdim yüzümü;

Açtım artık bu sefer ağzımı, yumdum gözümü:

Hiç muallim kovulur muymuş, ayol, söyleyiniz?

O sizin devletiniz, nimetiniz, her şeyiniz.

Hoca hakkıyla beraber gelecek hak var mı?

Sizi mîzâna çekerken bunu sormazlar mı?

Müslüman, elde asâ, belde divit, başta sarık;

Sonra, sırtında, yedek, şaplı beş on deste çarık;

Altı aylık yolu, dağ taş demeyip, çiğneyerek,

Çin-i Mâçin´deki bir ilmi gidip öğrenecek,

Hiç düşünmek de mi yoktur, be adamlar, bu ne iş?

En büyük tâli´i Mevlâ size ihsân etmiş,

Hem de ta, olduğunuz mevkie göndermişken;

Teptiniz kendi gelen ni´meti sersemlikten!

Çok zaman geçmeyecektir ki bu nankörlüğünüz,

Ne felâketlere meydan verecektir görünüz!

Köylerin yüzde bugün sekseni, hatta hocasız;

Siz de onlar gibi cahil kalarak anlayınız!

Bir hata oldu, deyip şimdi peşîmansınız a...

Ne çıkar? Gitti giden, kıydınız evlâdınıza...

Buna benzer daha bir hayli savurdum, estim,

Ses, nefes hepsi tükenmişti, nihayet kestim.

Sanıyordum ki, duadan koca mescit inler,

Umduğum çıkmadı hiç, pek yavaş âmin dediler.

Çekiverdim o zaman ben de hemen Fatihâ´yı,

Yatacağımız odanın sâhibi Mestanlı Dayı.

“Gürül gürül okuyor hep, gürül gürül okuyor;

Yanıl da bir, deli oğlan, baban mezarda mı sor!”

"Fetvayı veren mahkeme, yanlış, gerçek,

İki davâcı ne söylerse bütün dinleyecek.

O zaman kestiği parmak acımaz, âmennâ...

Ama hep bir tarafın ağzına bakmak, o fenâ.

Benim arkamdaki düşman bana mevlid mi okur?

Dur ki ben söyleyeyim bir de, kuzum, sen hele dur!

Köylü câhilse de hayvan mı demektir? Ne demek!

Kim teper ni´meti? İnsan meğer olsun eşşek,

Koca bir nahiye titreştik, odunsuz yattık;

Şu büyük mektebi gördün ya, kışın biz çattık.

Kimse evlâdını câhil komak ister mi ayol?

Bize lâzım iki şey var: Biri mektep, biri yol.

Niye Türk´ün canı yangın, niye millet geridir;

Anladık biz bunu, az çok senelerden beridir.

Sonra baktık ki hükümetten umup durdukça,

Ne mühendis verecekler bize, artık, ne hoca.

Para bizden, hoca sizden deyiverdik... O zaman,

Çıkagelmez mi bu soysuz, aman Allah´ım aman!

Sen, oğul, ezbere çaldın bize akşam, karayı...

Görmeliydin o muallim denilen maskarayı.

Geberir, camie girmez, ne oruç var, ne namaz;

Gusül abdestini Allah bilir amma tanımaz.

Yelde izler bırakır gezdi mi bir çiş kokusu;

Ebenin teknesi, ömründe pisin gördüğü su!,

Kaynayıp çifte kazan, aksa da çamçak çamçak,

Bunu bilmem ki yarın hangi imam paklayacak?

Huyu dersen, bir adamcıl ki sokulmaz adama...

Bari bir parça alışsaydı ya son son, arama!

Yola gelmez şehirin soysuzu, yoktur kolayı.

Yanılıp hoşbeş eden oldu mu, tınmaz da ayı,

Bir bakar insana yan yan ki, yüz olmuş manda,

Canı yandıkça, döner öyle bakar nalbanda.

Bir selâm ver be herif! Ağzın aşınmaz ya... Hayır,

Ne bilir vermeyi hayvan, ne de sen versen alır.

Yağlı yer, çeşmeye gitmez; su döker, el yıkamaz;

Hele tırnakları bir kazma ki insan bakamaz.

Kafa orman gibi, lâkin, o bıyık hep budanır;

Ne ayıptır desen anlar, ne tükürsen utanır.

Tertemiz yerlere kipkirli fotinlerle dalar;

Kaldırımdan daha berbat olur artık odalar;

Örtü, minder bulanır hepsi, bakarsın, çamura.

Su mühendisleri gelmişti... Herifler gâvur a,

Neme lâzım bizi incitmediler zerre kadar,

İnan oğlum, daha insaflı imiş çorbacılar!

Tatlı yüz, bal gibi söz... Başka ne ister köylü?

Adam aldatmayı alâ biliyor kahpe dölü!

Ne içen vardı, ne seccadeye çizmeyle basan;

Ne deyim dinleri bâtılsa, herifler insan..

Hiç ayık gezdiği olmaz ya bizim farmasonun...

İçki yüzler suyu, ahlâkını bir bilsen onun!

Şimdi ister beni sen haklı gör, ister haksız,

Öyle devlet gibi, ni´met gibi lâflar bana vız!

İlmi yuttursa hayır yok bu musibetlerden...

Bırakın oğlumu, cahilliğine razıyım ben."

KAYNAKÇA:

ERİŞİRGİL, M. Emin, İslamcı bir Şairin Romanı- Mehmet Akif, (Haz. A. Kazancıgil- C. Alpar) Ankara 2006, Nobel Yayın Dağıtım

IŞIK, Vahdettin, Vefatının 75. Yılında Mehmet Akif Ersoy, İstanbul 2011, Zeytinburnu Belediyesi Yayınları

FERGAN, Eşref Edip, Mehmed Akif, İstanbul, Beyan Yayınları

YETİŞ, Kazım, Bir Mustarip Mehmet Akif Ersoy, Ankara 2011, Akçağ Basım Yayın

Hece Aylık Edebiyat Dergisi, Mehmet Akif Özel Sayısı (Ocak), Ankara 2008, Hece Yayınları

VARLI, Mustafa, Mehmet Akif ve Çanakkale Ruhu, İstanbul 2006, Ensar Yayınları

ERDOĞAN, Aziz, Akif´ten Gençliğe, İstanbul 2017, Çınaraltı Yayınları

Okuyucu Yorumları (0 yorum)
Adınız Soyadınız *
E-Posta *
 
Telefon
Güvenlik *
Yenile
 
Yorumunuz *
Yazarın Diğer Yazıları
BEN ÖĞRETMEN OLSAM… (14 Aralık 2017 - Perşembe)
KİTABA GÖNÜL VERENLER (12 Kasım 2017 - Pazar)
KİTAPLA İLİŞKİMİZ (29 Temmuz 2017 - Cumartesi)
HUZUR (04 Temmuz 2017 - Salı)
BİR BABALIK YAP (20 Haziran 2017 - Salı)
SÜKÛT, SÜKÛNET (15 Haziran 2017 - Perşembe)
ÖĞRETMENLER (06 Haziran 2017 - Salı)
KAFANIZA TAKMAYIN (17 Aralık 2016 - Cumartesi)
ÇOCUKLARA YÜZ VERMEYİN (20 Kasım 2016 - Pazar)
ASIM OLMAK (19 Ekim 2016 - Çarşamba)
SİVAS KİTAP FUARI (24 Ağustos 2016 - Çarşamba)
ASIMIN NESLİ VE GENÇLİĞİN DURUŞU (21 Ağustos 2016 - Pazar)
İSTANBUL´U YAŞAMAK (14 Ağustos 2016 - Pazar)
GENÇLİĞİN HEDEFİ (12 Ağustos 2016 - Cuma)
NASIL BİR GENÇLİK? (07 Ağustos 2016 - Pazar)
ASIM´IN NESLİ-III (04 Ağustos 2016 - Perşembe)
ASIM´IN NESLİ-II (03 Ağustos 2016 - Çarşamba)
ASIM´IN NESLİ-I (02 Ağustos 2016 - Salı)
GENÇLER HAZİNE (29 Temmuz 2016 - Cuma)
EĞİTİM GÖNÜL İŞİ (18 Temmuz 2016 - Pazartesi)
KABLOYA BAĞLI HAYATLAR (13 Temmuz 2016 - Çarşamba)
Sayfa:
Başlangıç Tarihi
Bitiş Tarihi
Sivas için namaz vakitleri
İmsak Güneş Öğle İkindi Akşam Yatsi
05:54 07:38 12:38 15:02 17:20 18:51
Ahirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde fani dünyada bıraktığın eserlere kıymet verme.

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ (R.A)