Prof. Mustafa Çağrıcı


“Medeniyetler İttifakı” vizyonumuza ne oldu?

“Medeniyetler İttifakı” vizyonumuza ne oldu?


Türkiye coğrafi konumu, tarihî tecrübesi, kültürel birikimi gibi rakipsiz özellikleriyle adil bir dünya barışı vizyonu için ön almaya en layık ülke. 2000’lerin başında buna yönelik girişimlerimiz vardı. Bu girişimler bırakılmaması gereken bir insanlık borcuydu. Türkiye o iddiayı 2000’lerin başındaki dürüst, barışçıl ve mütevazı siyaset ve eylemleriyle destekleyerek adım adım ilerletebilseydi belki “değerli yalnızlığımız” ile övünmek zorunda kalmayacak, bu kadar bedel de ödemeyecektik.  

Ben Türkiye’nin dünya barışına öncülük iddiasını yeniden başlatıp, yaşanan tecrübelerden sonra daha gerçekçi ve itidalli bir şekilde sürdürebileceğine inanıyorum. Tabii ki bunun diplomatik, askerî, ekonomik vs. birçok şartı vardır; onu uzmanları bilir. Benim alanımı ilgilendiren yönüyle bunun iki ahlâkî, bir de fikrî ve felsefî şartının olduğu kanaatindeyim. Ahlâkî şartlar siyasette dürüstlük ve tevazu, ideolojik/felsefî şart ise –dinî ve kültürel değerlerimize saygıyı yaşatmak ve o zenginlikten yararlanmakla birlikte- bin yıl önceki bilgi ve tecrübeleri kutsayarak bugünün dünyasında devlet, ekonomi, hukuk, eğitim, uluslararası ilişkiler gibi alanları yönetmenin imkânsızlığını görmektir.  

Yüzlerce yıldır sürdürdüğümüz eski zihniyetle hakikatte Müslümanlar ve insanlık için ‘rahmet dini’ olan İslam’ı ‘zahmet dini’ haline getirme yanlışından kurtulmamız gerekiyor. Bu, öncelikle toplumun ve siyasetin önünü aydınlatma sorumluluğu taşıyan akademik camianın görevdir.  

*** 

Biz Müslümanlar kendi modernitemizi gerçekleştiremedik. Batı modernitesi de ötekileştirici ve dışlayıcı olduğundan dünya barışına hizmet etmedi. Ben ilke olarak, Faslı fikir insanı Taha Abdurrahman’ın, “Müslüman dünyanın birkaç asırdır yaşadığı sorunlar, kendi modernitesini oluşturamamasının sonucudur. İslâmî bir moderniteyi oluşturmamız ertelenemez bir ihtiyaçtır” şeklinde özetlenebilecek görüşüne katılıyorum. Abdurrahman’ın da belirttiği gibi yanlış olan modernleşme değil, onun dünyada gittikçe yayılan Batılı uygulamasıdır.  

Taha Abdurrahman’dan ayrıldığım nokta, onun, bilimsel sonuçları da dâhil olmak üzere, Batı modernitesini tümüyle ‘öteki’ göstererek Batılı modernistlerin içine düştüğü ideolojik taassubu ve aşağılayıcı dili onun da sergilemesidir. Oysa Batı modernitesinin –en az 150 yıldır Marx, Nietzsche gibi sayısız Batılının da eleştirdiği pek çok kusurlarının yanında- insanlığa değerli şeyler verdiğini de görüyoruz. Bunun en yeni örneği, hepsi de Batı modernitesinin ürünü olan Covid-19 aşılarıdır. 

Ayrıca sekiz milyar insanın böylesine yoğun ilişkiler içinde olduğu, bu kadar küçülen dünyamızın artık bu şekildeki ayrıştırmaları kaldıramayacağı açıktır. Dolayısıyla Taha Abdurrahman’ın, modernleşmenin ilk şartı olan ‘reşit olma’nın içine koyduğu ‘özgünlük’ kavramına getirdiği ayrıştırıcı tanımın ve kullandığı dilin sorunlu olduğunu düşünüyorum. 

Taha Abdurrahman’ın Müslüman dünyanın ‘taklitçi yenilenme’den ‘özgün yenilenme’ye geçmesi gerektiği fikri elbette doğrudur. Fakat bu özgünlüğü dünya değerlerine kapalı bir kavram olarak anlamak sadece yıkıcı sonuçlar doğurur, nitekim öyle de oluyor. İlke olarak başka yerlerdeki doğru ve iyi şeyleri görüp almak hem insani hem de İslâmî bir erdem olup, İslam’ın altın çağında Müslüman ilim ve fikir insanları bunu asırlarca yaptılar. İkinci binlerin başlarından itibaren Batı da yüzyıllarca İslamî bilgi ve değerler dünyasından yararlandı.  

Katı ayrıştırıcı tutum günümüzdeki nüfus hareketleri olgusuyla da uyuşmuyor. Mesela Fransa’da çoğu Kuzey Afrikalı dört milyon, Almanya’da çoğu Türkiyeli beş milyon, İngiltere’de üç milyon, ABD’de beş milyon civarında Müslüman var. Çağımızın şartları gereği bu içiçelik hızla artmaktadır. Batı modernizminin ürettiği “yabancı” paranoyası hala Batılı kitlelerin bu gerçeği görmesini engelliyor ve birçok Batılı aydın bu basiretsizliği ağır bir sorun olarak görüyor.  

Yazımın başına dönecek olursam, şimdiki Türkiye, doğrusuyla yanlışıyla 200 yıla varan çağdaşlaşma tecrübesini yazımda temenni ettiğim yönde kullanırsa hem ülkemiz hem İslam toplumları hem de insanlık için ‘adil bir dünya barışı’ vizyonuna doğru hayırlı ufuklar açabilir. 

Karar Gazetesi 20 Ocak 2021 tarihli yazısının iktibasıdır.