Prof. Mustafa Çağrıcı


Lafız eksenli - Amaç eksenli din yorumu

29 Mayıs Üniv. Kur’ân-ı Kerîm Araştırma Merkezi (KURAMER), ilgi alanının gereği olarak, Kur’an’ı muhtelif yönlerden tefsir eden kadim birikimimizi konusunda birkaç sempozyum düzenlemişti.


Sempozyumlarda sunulan tebliğ ve müzakere metinleri şu isimlerle yayımlandı: Makâsıdî Tefsir: Kur’ân-ı Kerîm’i Amaç ve Hikmet Eksenli Anlamak (2018), Kur’an’ın Bâtıni ve İşârî Yorumu (2018), Zâhirî ve Selefî Din Yorumu (2019), Kur’an ve Pozitif Bilim (2020). Bugünlerde bu kitapların ilki üzerinde çalışıyorum. Bu ve bundan sonraki iki yazımda sizlerle paylaşacaklarım biraz da bu kitabın verdiği hissiyatın ürünüdür. Saygıdeğer okuyucularım yazıklarımı elbette kısmen veya tamamen doğu ya da yanlış bulabilirler. Ama bunları konuşmamız gerektiğini düşünüyorum.

***

Başta Hanefî-Mâtürîdî din yorumunu benimseyen ve “Ehl-i re’y” (akıl-fikir taraftarları) içinde sayılan kesimler olmak üzere Ehl-i Sünnet camiası, daha çok “Ehl-i hadis” ve “Zâhirîlik” gibi kavramlarla niteledikleri bazı lafızcı/zâhirci kesimleri eleştirip dışlayan bir retorik geliştirdiler. Fakat hakikatte kendileri de giderek ağırlaşan bir biçimde onların tarafına, zâhirci/lafızı/selefî din anlayışına kaydılar. Kanaatimce bunda, aslında Hanefî-Mâtürîdî olan Büyük Selçuklular yönetiminin, Nizamiye medreselerini dogmatik-rivayetçi Şâfiî-Eş‘arî zihniyetini güçlendirici mahiyette kurmalarının da büyük tesiri olmuştur. Nitekim Sünnî dünyada –sözde Hanefî-Mâtürîdî olan Osmanlı medreseleri dâhil- sonraki bütün okullar aynı zihniyetin devamı olmuşlardır. El-âlemin teoloji okullarından dönüşen üniversiteleri devlet ve toplumlarını geliştirip güçlendirirken, Osmanlı medreselerinin, devletin çöküşünü önlemede en küçük bir katkısı olmadı. Bunun yegâne sebebi ise bu kurumların, dinî kaynakları, içerdikleri insanî, toplumsal, doğal yararlara (mesâlih) yönelik küllî amaçlar (makâsıd) ve hikmetler perspektifinden okumak yerine; bu amaçları ve hikmetleri araştırmaya kapalı, ülke ve dünya olgularından kopuk, katı dogmatik, zâhirci/lafızcı din anlayışına saplanıp kalmalarıydı.

Malum, 1876’da yürürlüğe konan Mecelle’de “Mevrid-i nasta içtihada mesağ yoktur” denilir. Yani bir konunda ayetle, hadisle bir hüküm belirlenmişse, aradan çağlar geçip, hükmün konulduğu zamanın şartları, ihtiyaçları ve olguları büsbütün değişmiş olsa bile, nassın dış ifadesinin belirttiği hüküm kesindir; o konu içtihada kapanmıştır. İşte Osmanlı’yı çöküşe götüren süreci oluşturan zihniyet bu idi.

Halbuki, bildiğime ve uzmanlarının anlattıklarına göre, “nasları zamanın şartları ve olguları ışığında okuyup, tümel ve genel amaçlarına göre yorumlama” demek olan makâsıd yöntemi özellikle ilk iki-üç asırda yoğun olarak uygulanmıştı. Mesela Hz. Ebû Bekir, kelime-i tevhidi ikrar edenlere dokunulmayacağı ilkesine rağmen, daha yüksek olan toplumsal yarar amacını önceleyerek, zekât vermeyenlere karşı savaş açmıştır. Hz. Ömer, ganimetin esasen gazilere dağıtılması yönünde nas ve Peygamber tatbikatı olduğu halde, Sevâd (Aşağı Irak) fethedilince, yine aynı toplumsal yarar düşüncesiyle, Sevâd topraklarının sahiplerinde kalmasına hükmetmiştir. Aynı halife, ilgili ayetin (Tevbe 9/60) açık hükmüne rağmen, Halife Ebûbekir’in müellefe-i kulûba zekât vermesini engellemiştir. Sahâbe âlimleri, Şâriʿin maksadıyla bağdaştıramadıkları hadisleri de uygulamamışlardır. Mesela Hz. Ömer, üç talakla boşanan kadının iddet süresince nafaka ve mesken hakkının bulunmadığını ifade eden hadisi, Hz. Âişe de yakınlarının ağlaması sebebiyle ölünün azap göreceğini bildiren hadisi ahlâkî ve insanî gerekçelerle “reddetmişlerdir” (Makâsıdî Tefsir [Ahmet Yaman’ın tebliği], s. 141). Sahâbe de bu gibi uygulamalara karşı çıkmamak suretiyle onay vermiştir.

Bu sağlıklı yaklaşım kısmen Kurucu İmamlarca da benimsenmiştir. Mesela Ebû Hanîfe (ö. 150/767) ve öğrencileri, şeriatın genel kurallarına ve gayeci karakterine uymayan haber-i vâhidleri (bir veya birkaç kişinin birbirinden naklettiği hadisleri) kabul etmemişlerdir. Yine onlar maslahat, zaruret, ihtiyaç, umumî belvâ (kamu ihtiyacı), örf gibi gerekçelerle, fıkıhta standart çözüm yöntemi olarak uygulanan kıyası bırakıp, makâsıd merkezli bir yorum türü olan istihsan yöntemini işletmişlerdir.

Ancak ilerleyen zamanlarda belirtilen mesâlih-makâsıd merkezli yaklaşım terk edilip, lafızcı, üstelik mezhep birikimi ile de sınırlandırılmış literal anlama yöntemi benimsenmiştir (aynı tebliğ, s. 140-141). İslam kültüründe bugüne kadar hâkim olan bu zahirci/lafızcı/Selefî yorumunun özellikle son asırlardaki Müslüman toplumlara maliyetini bir sonraki yazımda da sunmaya çalışacağım.

Karar Gazetesi 15 Haziran 2022 tarihli yazısının iktibasıdır.