Mustafa Öztürk


KABAK TADI AĞIZ TADI

KABAK TADI AĞIZ TADI


Bugün bayram… Tüm samimiyetimle dilerim ve isterim ki cümlemizin bayramı ağız tadıyla geçsin…
Ancak gün bayram günü olsa da ağız tadımız pek yok diyebilirim. Belki birçoklarının keyfi yerindedir, bilemiyorum; fakat kendi adıma söylersem, ülkede şu veya bu şekilde gündem oluşturan pek çok şeyin artık “kabak tadı” vermesinden dolayı “ağız tadı” denen dirlik, düzenlik, hoş geçinme, rahatlık, huzur, sükûn haline hasretim… Özellikle bitmez tükenmez didişme kültüründen ve aynı zamanda tepeden tırnağa hamaset kokan “dava, duruş, yürüyüş, diriliş, muştu, medeniyet, mefkûre” söyleminden artık bezmişim… Keza ikide bir “Din elden gidiyor; genç kuşak İslam’ı terk ediyor” diye nara atılmasından illallah etmişim. “Dış mihraklar, küresel şer odakları bizi yok etmek istiyor” şeklindeki komplo teorilerinin vird-i zeban gibi tekrarlanmasından da ikrah etmişim. Aynı şekilde dört bir yanımızı kuşatan şiddet dilinden ve kabadayı kültüründen de artık tiksinmişim… 
Bugünkü aklım ve idrakimle artık şuna kaniyim ki gerçek hayat düzleminde hemen hiçbir somut gerçeklikle irtibat ve iltisakı olmayan mefkûre, medeniyet, aidiyet, dava, duruş, yürüyüş edebiyatları fazlasıyla kabak tadı vermiştir. Bu sükseli ve fiyakalı edebiyatların pazarlama alanını oluşturan genç kuşakların da bu tür retorikler ve kesif ideolojik söylemlere karnı tok olduğundan yüzde yüz eminim. Gençler yeniden tarihin akışını değiştirecek aktör olmak gibi hayaller kurmaktan öte, daha özgür, daha güvenli ve daha adil bir dünyada yaşamanın imkânıyla ilgileniyor. Bu yüzden, eğer bu genç kuşakları gerçekten dert ediniyorsanız, dava, duruş, yürüyüş muhabbetinden öte, işsizlik, yoksulluk, sağlık, eğitim, hukuk, yargı, demokrasi, ekonomi, özgürlük, medya, çevre, doğa, hayvan hakları gibi alanlarda karşılaşılan sorunların nasıl ortadan kaldırılacağı ve bütün bu alanlarda teşekkür-takdiri hak eden bir karneye nasıl sahip olunacağı hakkında kafa yormanız gerekir. 
Öte yandan, “Din elden gidiyor; modern çağ İslam’a değil, İslam modern çağa uydurulmak isteniyor. Genç nesiller İslam’dan vazgeçiyor. Tarihselcilik gibi söylemler İslam’ı ve Kur’an’ı temelinden yıkmayı hedefliyor” gibi beylik laflarla hamasi retorik yapmak yerine bugün “İslamcı, mütedeyyin, muhafazakâr, cemaat, cemaatçi” gibi kelimeler ve kavramların genel toplumsal bilinç ve zihinde ne tür anlamlar ve çağrışımlar uyandırdığını gözden geçirmeniz ve bu konuda adamakıllı bir özeleştiri yapmanız gerekiyor. Zira ben ve belki benim gibi on milyonlarca insan tamamen siyasi ve ideolojik saiklerden beslenen ve aynı zamanda rövanşist, intikamcı duygularla da provoke edilen kavga, gürültü, didişme kültüründen bezmiş haldedir. Bu ülkenin enerjisini “vaktiyle konulmuş bir tuğlanın üstüne bir tuğla da biz koyalım” anlayışıyla hareket etmek yerine, sürekli olarak geriye/geçmişe dönük okumalarla hep geçmişte yapılanı ortadan kaldırma ve böylece rövanş alma gayretiyle heder etmek, sanki kader haline gelmiştir. Ancak ben böyle bir kadere razı değilim. Ben bu ülkede “insan insanın kurdu” olsun istemiyorum. Ben dinamik ve akışkan hayat karşısında donmuş, dondurulmuş söylemlerin biteviye tekrarlanmasından hiç hazzetmiyorum. Hele de sosyal ve kültürel alandaki onca çeşitlilik ve zenginliği yok etmek ve bütün herkesi kendine benzetmek istercesine büyük bir şehvetle dillendirilen özcü, tek hakikatçi ve dışlayıcı söylemlerin de kulağımı daha fazla tırmalamasını istemiyorum. Ben sadece “fikir başka başka olsa” da kurt ile kuzu bir arada gezip dolaşabilsin istiyorum. Bunun da ötesinde, insan insana Allah’ın soracağı soruları sormasın, insan insana insanca sorulması lazım gelen sorular sorsun istiyorum. Aslında çok şey var söylenecek, ama bayram münasebetiyle hem kabak tadı vermemek ve hem de ağzınızın tadını daha fazla kaçırmamak için kısa kesiyor ve son cümle olarak “pek yorumcu” okurlara soruyorum: Şimdi ben bütün bunları isterken, çok şey mi istemiş oluyorum?
Karar Gazetesi 01 Ağustos 2020 tarihli yazısının iktibasıdır.
 



YAZARLAR