İstanbullu kim?
Tarih: 19.10.2016 16:56:53 / 382okunma / 0yorum
MUSTAFA KUTLU

 

Epeyce bir sene önce İstanbul´u dolaşırken Silivrikapı civarında bir ahşap eve rastladım. Etrafı duvarla çevrili bir bahçenin içinde idi. Bahçe bakımsız, ağaçlar kurumuş. Tek katlı ev yıkılacak gibi. Bahçe duvarına bitişik gibi duran eve yaklaştım. Tozlu pencere camları gerisinde yeşil örtüleri ile yatan bir iki sanduka gördüm.

Burası bir tekke olmalıydı. Yolun karşı kıyısına baktım. Bir kahve, bakkal, manav, berber falan. Yürüdüm kahveye girdim. O sıra kahvelerde sigara içiliyor, dumandan göz gözü görmüyor. Bir çay söyledim, kenarda bir masada eski bir gazetenin bulmacasını çözmeye çalışan ihtiyarın yanına yaklaşıp selam vererek oturdum. İhtiyar selamımı üstünkörü aldı, bilmeceye devam etti. Çay geldi içtim. İhtiyara hitaben “Şu karşıdaki ahşap ev nedir acaba?” diye sordum. Bana baktı ve “Bilmem, bu kahvedekiler de bilmez, sen en iyisi esnafa sor” diyerek yeniden bulmacaya döndü. Çıktım. Önce berbere, sonra bakkala sordum. Bilmiyoruz dediler. Nalbur bilirmiş. Nalburun dükkânı az ileride. Oraya vardım. Kendi yok oğlu var. Babam bankaya gitti, dedi. Döndüm, eve geldim Hadikatü´l-Cevâmi´ye baktım, evet orası bir tekke imiş.

Galiba Kılıçzade tekkesi.

Adamlar yıllardır orada oturuyor, her gün o ahşap eve bakıyor ama ne olduğunu merak etmiyor. Bu insanlar bu şehrin sakini, sahibi olabilir mi?

İlk sayısı 1992´de çıkan üç aylık bir dergi var: İstanbul. Belediye Kültür A.Ş.´nin katkılarıyla Tarih Vakfı tarafından yayımlanmış.

İlk sayıya Belediye Başkanı Nurettin Sözen de yazı vermiş. Bu sayının dosya konusu “İstanbullu kim?”

Yazılar İstanbul´u ve İstanbullu´yu anlatıyor.

Çelik Gülersoy´un yazısı (Hangi İstanbullu?) artık binde bir rastlanan nostaljik “İstanbul Efendisi”ni anlatıyor.

“Yoksullaştığı zamanda bile temiz ve özenli giyinen, kişi ilişkilerinde alabildiğince nazik, zor koşullarda yaşayanlara karşı her zaman yardımsever, lisanı gelişmiş... ağaç, yeşillik, doğal güzelliklere vurgun.”

Sema Köksal´ın yazısı (Yerlisi Yok Sahibi Çok) hayli ilginç bir yazı.

Öncelikle Ankara´nın İstanbul´u nasıl dışladığından başlıyor ve bildiğimiz vesayet sisteminin şehre nasıl uygulandığını belirtiyor. “Kent ilk belediye başkanını 1963 yılında seçebilmiştir. Ondan önce bu göreve atanmış valiler yürütüyor. Yani güçlü vali, beceriksiz belediye başkanı”.

1950´de dahi şehirde yaşayan bir milyon kişiden ancak altı yüz bini İstanbul doğumlu. Onlar da ailen nereli kimbilir.

Yeni gelenler şehri yeniden kurdu. İstanbul tarihinin her döneminde göç aldı, göç verdi. Biz hep 1950´den sonra İstanbul´a sel gibi akan göç dalgasına bakıp bu göçmenlerin alayının köylü olduğunu sanırız.

Hatta burnundan kıl aldırmayan aydınlar “Geldiler her taraf kebap kokmaya başladı” dediler ama zaman sonra kebabın iyisi, künefenin kıralı nerede var onlar söylemeye başladı. Hepsi gurme ya.

Halbuki gelenlerin epeyce bir kısmı sermaye sahibi idi (Buna Almancıları da katalım) ve şehre bir dinamizm kattılar. Köylüler ve yoksullar evet işe gecekondu yapmakla başladılar ama, zaman sonra bu gecekondu alanları şehrin içinde kaldı, malikleri apartıman sahibi oldu. İşte bu kalabalıklar şehre damgasını vuran “arabesk” anlayışın temsilcileridir.

Sermaye ile gelenler zamanla işlerini genişletti, şehirle beraber büyüdü, siyasette söz sahibi oldu. Bunların çocukları “Nerelisiniz?” sorusuna direkt “İstanbulluyum” demiyor, aslen şuralıyım diyor.

Asıllarını unutmamak için “Köy dernekleri” kurdular, dayanışma yaptılar, lakin onların çocukları bu derneklere pek gelmedi. Onlar için “bir yerli olmanın mânası yoktu. Doğru. Artık her yer birbirine benziyor. Şehrin, kasabanın kendine has, tarihi bölgesi (kalıntısı) turistik sayılmaktadır.

İstanbul dergisinin “İstanbullu Kim?” sorusuna verdiği cevap net değil. Olamaz da. Çünkü değişmekte, oluşmakta olan bir kimlik bu. Hâlâ öyle.

Ayrım şurada: İstanbullu kendini tarihi yarımadanın kubbeler ve minarelerle oluşan siluetine mi yakın sayıyor, yoksa karşı kıyıdaki gökdelenlere mi?

Her ikisine de denilebilir. Ama geleceği öngörürsek gökdelenler şanslı, sur içi bir “müze şehir”dir artık. Yani yaşamayan, ölü şehir, turistik. Bazı aydınlar, şehir uzmanları “Müze şehir”e ne kadar önem veriyor. Aslı şu: Maziyi öldür, sokağı bitir, hayat gitsin turist gelsin. Bu mudur yani?

Şehri bir yana bırakalım, yirmi milyona varan nüfusa bakalım. Onlar ne diyor? Ne diyecek:

“Bize her yer İstanbul”.

Anahtar Kelimeler: İstanbullu
Okuyucu Yorumları (0 yorum)
Adınız Soyadınız *
E-Posta *
 
Telefon
Güvenlik *
Yenile
 
Yorumunuz *
Yazarın Diğer Yazıları
Şehir, kültür ve sanat (1) (11 Ocak 2018 - Perşembe)
Sanat nedir? (05 Ocak 2018 - Cuma)
Korku zamanı (22 Aralık 2017 - Cuma)
Bizim mahalle (14 Aralık 2017 - Perşembe)
Şiir öldü mü? (07 Aralık 2017 - Perşembe)
Hayatın nabzı (30 Kasım 2017 - Perşembe)
Hayat zor (23 Kasım 2017 - Perşembe)
Hayat zor (16 Kasım 2017 - Perşembe)
Aramıza kim girdi (09 Kasım 2017 - Perşembe)
Başka format yok mu? (02 Kasım 2017 - Perşembe)
Günler gelip geçerken (26 Ekim 2017 - Perşembe)
Kurban ile bayram (20 Ekim 2017 - Cuma)
Eğitimin olmazsa olmazı: Disiplin (12 Ekim 2017 - Perşembe)
Kimin borusu ötüyor? (05 Ekim 2017 - Perşembe)
Tükenmeyen hazine (22 Eylül 2017 - Cuma)
Aidiyet (14 Eylül 2017 - Perşembe)
Gergin miyiz? (07 Eylül 2017 - Perşembe)
İnsan nereye koşuyor? (04 Eylül 2017 - Pazartesi)
Atla, atla (24 Ağustos 2017 - Perşembe)
Eğlence (17 Ağustos 2017 - Perşembe)
Çöpten gıda (11 Ağustos 2017 - Cuma)
Tek tip (04 Ağustos 2017 - Cuma)
Kirlenme (04 Temmuz 2017 - Salı)
Takva nerede? (08 Haziran 2017 - Perşembe)
Domatesin tadı (26 Mayıs 2017 - Cuma)
Hikâye ve romanda kişiler (19 Mayıs 2017 - Cuma)
“İkinci Yeni” üzerine (11 Mayıs 2017 - Perşembe)
Eğitim şart (28 Nisan 2017 - Cuma)
Devamsızlık bilgisi (16 Nisan 2017 - Pazar)
Evvelbahar (06 Nisan 2017 - Perşembe)
Nurettin Albayrak (23 Mart 2017 - Perşembe)
Heidegger´in Kulübesi (17 Mart 2017 - Cuma)
Fotoğrafın anlattığı (03 Mart 2017 - Cuma)
SİZ VE BİZ (23 Şubat 2017 - Perşembe)
Büyük filim (09 Şubat 2017 - Perşembe)
Anne (02 Şubat 2017 - Perşembe)
Kar yazısı (27 Ocak 2017 - Cuma)
Devlet ve şahsiyet (19 Ocak 2017 - Perşembe)
Televizyonda evlilik (13 Ocak 2017 - Cuma)
“Hemşehrilikten feragat” (06 Ocak 2017 - Cuma)
Nihayet tarım (04 Aralık 2016 - Pazar)
Ruh (06 Ekim 2016 - Perşembe)
Mazmun (21 Temmuz 2016 - Perşembe)
ŞÜKÜR (09 Temmuz 2016 - Cumartesi)
Eski eserler ve Taksim´e cami (30 Haziran 2016 - Perşembe)
DUA (09 Haziran 2016 - Perşembe)
FARKINDALIK (05 Mayıs 2016 - Perşembe)
Çağla (27 Nisan 2016 - Çarşamba)
Güle dair (21 Mayıs 2015 - Perşembe)
Huzur (26 Nisan 2015 - Pazar)
Cinayetler (19 Mart 2015 - Perşembe)
İş insanı güzelleştirir (05 Mart 2015 - Perşembe)
Çakma bunalım veya II. Yeni (27 Şubat 2015 - Cuma)
Köprü ve göç (18 Şubat 2015 - Çarşamba)
Fena (04 Şubat 2015 - Çarşamba)
Izdırabın boyutu (28 Ocak 2015 - Çarşamba)
Hayat tarzı (21 Ocak 2015 - Çarşamba)
Kar yazısı (14 Ocak 2015 - Çarşamba)
Taşra çıkarması (31 Aralık 2014 - Çarşamba)
Kırk milyon fidan (25 Aralık 2014 - Perşembe)
Hangi muhafazakarlık (18 Aralık 2014 - Perşembe)
Dört kişiden biri (04 Aralık 2014 - Perşembe)
Birlik-beraberlik (26 Kasım 2014 - Çarşamba)
Müzik bitti mi? (19 Kasım 2014 - Çarşamba)
Bir avuç toprak (13 Kasım 2014 - Perşembe)
Kafayı çizen adam (05 Kasım 2014 - Çarşamba)
Cumhurbaşkanlığı Sarayı (31 Ekim 2014 - Cuma)
Bana ne yapacağımı söyle (23 Ekim 2014 - Perşembe)
M. Seyfettin Özege (15 Ekim 2014 - Çarşamba)
Üniversite ve kütüphane (09 Ekim 2014 - Perşembe)
Halime Toros merhaba (07 Ekim 2014 - Salı)
Huşû (21 Eylül 2014 - Pazar)
Yeni Türkiye ama nasıl? (11 Eylül 2014 - Perşembe)
Sarnıçlara dönmek (04 Eylül 2014 - Perşembe)
Eski ve yeni (28 Ağustos 2014 - Perşembe)
Af adaletten üstündür (21 Ağustos 2014 - Perşembe)
Hep aynı hikâye (14 Ağustos 2014 - Perşembe)
Zenginlik (08 Ağustos 2014 - Cuma)
Açlık (05 Ağustos 2014 - Salı)
Sayfa:
Başlangıç Tarihi
Bitiş Tarihi
Sivas için namaz vakitleri
İmsak Güneş Öğle İkindi Akşam Yatsi
06:00 07:44 12:44 15:09 17:27 18:59
Dağlar nice yüksek ise,yol onun üstünden geçer.

Yunus Emre