Prof. Mustafa Çağrıcı


“İslam düşmanlığı”nı düşünmek

Geçenlere B.M.’in Genel Kurul toplantısına katılmak üzere New York’a giden Sayın Cumhurbaşkanımız, burada yaptığı bir konuşmada İslamofobinin barışı tehdit eden yıkıcı bir akıma dönüştüğünü ve Batı’da siyasete nüfuz ettiğini söylemiş


atı’da İslam düşmanlığı virüsünün hızla yayıldığına dikkat çekmiş. Fransa’da altı ay sonraki Cumhurbaşkanlığı seçimleri münasebetiyle yapılan propaganda konuşmalarında bir aşırı sağcı liderin, ülkesinde Müslüman isimlerinin yasaklanmasını isteyecek kadar ilkelleşmesi de bu gerçeği doğrulamaktadır.

***

Elbette bunlar birer vakıadır ve dünyanın dikkati bu tehlikenin üzerine çekilmelidir. Ama kanaatimce günümüzün bir realitesi olan İslamofobiyi ya da “İslam düşmanlığı”nı etkisizleştirmenin birinci şartı, aynayı kendimize tutup, sorunun biz Müslümanlardan kaynaklanan ve istismara uygun olan sebeplerini doğru teşhis etmek, bunları Müslüman dünyada gündemde tutmak ve gidermek için yapılması mümkün olanları yapmaktır. Yoksa, milyonlarca Müslüman kendi ülkelerinde yaşamaktan mutlu değilse ve bin bir tehlikeyi göze alarak ülkelerinden kaçıyorlarsa bu vakıayı doğru analiz edip anlamaya çalışanların yanında, fiili durumu İslam ve Müslümanlar aleyhine kullananlar da olacaktır.

Kabul edelim ki, günümüzde Müslüman toplumlar ve özellikle temsil konumunda bulunanlar; bilim, siyaset, eğitim, hukuk, ekonomi... kurumları, –Kur’an’da ifade edilen, Peygamberimiz ve Sahâbesinden itibaren geçmiş Müslüman kuşakların asırlarca titizlikle korudukları- “Allah’ın, Resûlünün ve Müslümanların izzeti”ni, onurunu doğru ve yeterli ölçüde temsil edemiyorlar. Dinlerini ve kültürlerini bu temsilin gerektirdiği şekilde anlayıp zengin, güçlü ve onurlu bir çağdaş Müslüman medeniyetinin inşası için gerekeni yapmıyorlar.

***

Halbuki İslam dini, ortaya çıkışından neredeyse bir asır sonra, 8. yüzyılın ortalarından itibaren, o günkü dünya şartlarında, başta dinî ve dünyevî bilimler olmak üzere, yüksek bir uygarlığın unsurları olan pek çok alanda dünyayı hayran bırakan gelişmeler kaydettiler ve o zamanlara “İslam’ın altın çağı” dedirttiler. Fakat sonraları, geçmişi asırlar öncesine varan din anlayışındaki sapmalar ve bunun ürettiği bilimdeki durağanlık ve gerilemenin kaçınılmaz sonucu olarak, Müslüman toplumlar ve onların eliyle Müslümanlık zaman ilerledikçe itibar kaybına uğradı. Günümüzde bir yandan bazı Müslüman toplumlardaki radikal kesimlerin İslam adına sergiledikleri hoyratlıklar ve şiddet olayları, bir yandan da bu malzemeyi tepe tepe kullanan Batı dünyasındaki İslamofobici odakların yıkıcı faaliyetleri yüzünden bu olumsuz durum artarak devam etmektedir.

Oysa bizzat Peygamberimizin dönemiyle Sahabe ve sonraki dönemlerdeki halis İslam anlayışı ve uygulamasının insanlık nezdinde meydana getirdiği yüksek itibar karşısında –o zaman da var olan ve olması doğal olan- “İslam düşmanlığı” girişimleri etkisiz kalıyor, geçen hafta bir nebze bahsettiğim İslam daveti dünyada güçlü etkiler uyandırıyordu. Üstelik İslamiyet’in misyonerlik, kilise, ruhbanlık gibi teolojik-yapısal kurumları; aforoz, giyotin gibi sistematik dinî despotizm araçları da yoktu. Bunu, İslam ve Osmanlı tarihçisi Fransız Robert Mantran, İslam’ın Yayılış Tarihi adlı eserinin “Sonuç” kısmındaki –daha önce de okuyucuyla paylaştığım- birkaç cümlesinde şöyle ifade etmişti:

“… (Hz.) Muhammed’in ölümünden sonra gerçekleştirilen fetih hareketleri(nin)… gayesi, alınan topraklardaki sakinleri Müslüman etmek değil, gayrımüslimleri Müslüman hâkimiyeti altına sokmaktı. Batı Hıristiyan devletlerinde olduğu gibi, fetihlerin gayesi din değiştirmek değildi... Yayılma…‘dinî’ değildi; şu anlamda ki, fâtihler indinde (fetihler) misyoner gayeler taşımıyordu. Başlangıçta ve Arabistan dışında İslâm dininin, Hıristiyanlık’ta olduğu gibi din adamı, misyoneri ve propagandacısı yoktu” (çev. İ. Kayaoğlu, Ankara 1981, s. 226-227).

İstisnai olarak dinî gerekçeli baskı uygulamaları görülmekle birlikte, bunlar dinin asli yapısı bakımından tamamen temelsiz olup, genellikle ya siyasal sebeplerden ya da kişisel inisiyatiflerden ileri geliyordu. Dinin kendisi ise iman esaslarındaki sadelik, bireysellik, gönüllülük ve içtenlikten, ibadetlerin cezbedici ahlâkî ve insanî içeriklerine kadar –bugün Müslümanların uzağında kaldıkları veya önemli ölçüde şekilsel düzeyde uygulayıp ruhlarına işleyemedikleri- çekici bir karaktere sahipti. 



YAZARLAR