Prof. Mustafa Çağrıcı


İnsanlığın hoşgörüsüzlük belası

İnsanlığın hoşgörüsüzlük belası


 

Zamanımızda bir yandan modern iletişim ve ulaşım imkânları dünyamızı küçültürken öte yandan bireysel, toplumsal ve küresel düzeyde ayrımcılık ve hoşgörüsüzlüğün yükselişte olduğu söyleniyor. Bunu haklı çıkaran gelişmeler var. Eski zamanlarda bu durum şimdiki kadar önemli görülmezdi; ama modern dünya şartları çok farklı. ABD’de kısa süreli bir kongre binası baskını yaşandı; ABD’deki en yetkili ağızların, Başkan Trump’ın nükleer bir saldırı düzenlemesini engellemeye yönelik tedbirlerden bahsettiklerini okuduk. Ülkemiz dâhil, bütün toplumlarda ayrımcı ve saldırgan dil kullananlar itibar görmekte, bu da şiddet yanlılarını kışkırtmaktadır.  Müslüman olmayan toplumlarda ayırımcılık ve bunun sonucu olan kötü muameleler genellikle etnik ve kültürel bakımdan yabancı görülenlere yöneliktir. İslam toplumlarında ise hoşgörüsüzlük sorunu eskiden olduğu gibi şimdi de daha çok aynı dinî ve kültürel dünyaya, hatta aynı ülkeye, aynı etnik kökene mensup gruptan insanlar arasında yaşanmakta, bu da çoğunlukla siyasi, ideolojik ve mezhepsel sebeplerden kaynaklanmaktadır. Tabii ki çatışmalarda dış etkiler olmakla birlikte Müslüman toplumları o etkilere karşı dayanıksız kılan hastalıklar bünyeseldir. Sonuçta bu sorunlar, başka birçok alanda olduğu gibi dinî tartışmalarda da fanatizmin ve taassup derecesine varan muhafazakârlığın yıkıcılığını, buna karşılık gerek bireylerin iç huzuru gerekse toplumsal barış ve hatta dünya barışı ve güvenliği için hoşgörünün ne kadar değerli bir erdem olduğunu göstermektedir.  

Hoşgörüsüzlük tahammülsüzlüğü, tahammülsüzlük de ötekileştirmeyi ve en sonunda yok etmeyi üretir. Batı’nın tarihinde zaten var olan, günümüzün birçok Batı toplumunda yeniden görünür hale gelip gittikçe artan ayrımcılık ve yabancı düşmanlığının arkasında Batının monolitik kültürü ve onun ürettiği hoşgörüsüzlük var. Batıda çok kültürlülüğün sömürgecilikle başladığı söylenirse de bu doğru değildir. Çünkü Batılı insan, sömürgelerinden getirdiği köleleri ve diğer göçmenleri sadece bir sömürü nesnesi olarak gördü ve yüzyıllarca onlar yanındayken bile yokmuş gibi davrandı. Fizik olarak herhangi bir nesne gibi var bilse dahi insan (özne) olarak yok bildi.  

Biz sırf biz olduğunuz için birinin bize karşı yokmuşuz gibi davranması çok acı bir durumdur. Fransa’da Kuzey Afrika kökenli Müslüman gençleri zıvanadan çıkaran, işte bu acıdır. Şimdilerde bu zihniyetin yeni tezahürlerinden biri, Emmanuel Macron’un “Fransız İslam’ı” projesidir. Çağdaş Fransız düşünürü Alain Touraine, 1997’de yazdığı bir kitaba şu adı koymuştu: “Pourrons-nous vivre ensemble? Égaux et différents” (Eşitliklerimiz ve farklılıklarımızı koruyarak birlikte yaşayabilecek miyiz?). Bu kitabın adı, içeriği ve birçok benzer eserler, Fransız deviminden bu yana iki yüzyıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen halen Fransa’da ve genel olarak Batıda ayrımcılık ve hoşgörüsüzlüğün devam ettiğini anlatmaktadır. 

*** 

Kültürümüzde dinî düşünce ve uygulama farkları üzerinden ihtilaf alanlarını kaşımaktan bir türlü vazgeçmeyen ulema eğilimine karşı, eski sufilerin benlik ve bencilik davasını ayaklar altına olmayı tasavvuf yolunun başlangıç şartı kabul etmeleri, İslam toplumlarında barış, uzlaşı ve hoşgörünün gelişmesine, “yetmiş iki milleti bir görme” felsefesine büyük katkılar sağlamıştı. Aslında modern dünyanın ihtiyaç ve özlemlerine baktığımızda da bu özlemlerle kültürümüzdeki sufi felsefenin insanî ve ahlâkî hedefleri arasında ne kadar büyük bir yakınlığın bulunduğunu görürüz. 

Ne var ki, biz Müslümanlar, o yüksek hoşgörü ve uzlaşı kültüründen günümüz dünyasına, Müslüman olmuş Batılı aydınlar kadar dahi bir şey veremedik. Bugünkü bilimi ve teknik değerleri olduğu gibi küresel hukuki-ahlâkî değerleri de Batı üretti. Müslümanlar olarak sürekli başkalarının ürettiği değerleri ya tüketmek ya eleştirmek ya da hem tüketmek hem de eleştirmek yerine, bizim de insanlık için, insanlığın az önce değindiğim noktalardaki eksiğini gediğini kapatacak değerler üretmemiz gerekiyor. Kaynaklarına sahip olmamıza rağmen bu değerleri üretmezsek bu çark böyle dönecek ve bu çarkın dişlileri arasında ezilen de biz olacağız. 

Karar Gazetesi 13 Ocak 2020 tarihli yazısının iktibasıdır.