Prof. Mustafa Çağrıcı


İki adam ve ötesi

İki adam ve ötesi


İki adam ve ötesi

Geçtiğimiz günlerde dinî değerleri ve kavramları kullanarak olmadık rezillikler işledikleri gerekçesiyle yargılanan iki adam yine basınımıza konu oldu. Elbette ki, konunun beni ilgilendiren tarafı dinî boyutudur. Zaten her iki konuya kamuoyunun ve basının bu kadar ilgi göstermesinin en önemli nedeni de malum kişilerden birinin “tarikat şeyhi”, diğerinin “cemaat lideri” (kendi beyanına göre “A… Hoca Grubu lideri”) olması, dolayısıyla olayın dinî boyutudur.  

“Tarikat şeyhi” denilen adam, kendi ifadesine göre 40 yıldır tasavvuf camiasının içindeymiş. Basına yansıyan bilgilere ve resimlere bakılırsa adamın etkili ve yetkili çevrelerle de epeyce muhabbeti varmış. Gündemde olan olayın öncesinde, yasalara göre suç olan oldukça okkalı siyasi açıklamalar da yaptığını o zaman bazı gazeteler yazmıştı. Ama –belki de muhabbetli olduğu çevrelerin himmetiyle- üzerine giden olmamıştı. 

***

Kendine “Hoca” diyen adam ise daha kıdemli ve namlı. Bir ifadesinde “1979-80 yıllarında A… hoca Grubu olarak bilinen örgütlenmeyi tek başıma oluşturmaya başladım. O dönemde Y.G. ve 2-3 kişi daha benim yanımdaydı… Y.G. halen benim müridim…” demiş. 

Bu alıntıyı sunmaktan maksadım, ilgilinin kendisi için HOCA, bağlıları için MÜRİD sıfatlarını kullanarak, grubunu dinî kimlikle tanıttığına dikkat çekmektir. 

Önceki bir savcılık mütalaasında bu kişi hakkında “Emirleri sorgulanmadan yerine getirilen, sözde sahip olduğu ‘LEDÜN (KERAMET) İLMİ’ sayesinde, yaptığı her işte anlaşılamayan bir hikmet olduğuna inanılan, TÜM PEYGAMBERLERİN NİTELİKLERİNİ ŞAHSINDA TOPLADIĞI düşünülen örgüt lideri olduğu…” deniliyordu. (Bu başarılı tanım aslında hepsi için geçerli.) 

Son mütalaada da örgütün, üyelerine, “AŞIRI LÜKS VE HAZZA DAYALI DİN ANLAYIŞI”nı telkin ettiği belirtiliyor. “Böylece örgüt, bir yandan maddi varlığa sahip kent elitlerine, ılımlı bir İslam tasavvurunda bulunarak onların hayatlarında hiçbir değişikliğe gerek kalmadan inanç ihtiyaçlarını karşılayacağı ve dünyayı kurtaracak ‘MEHDİ’nin elit cemaati olma vaadinde bulunup …” deniliyor. 

Ama bu kişi, yukarıda belirtilenleri en az otuz senedir söylüyor, yapıyordu. Bu durumda insan sormadan edemiyor: Bu işler olmadan, insanımız mağdur edilmeden, dinimiz zarar görmeden önce devlet kurumlarımız neredeydi? Onca millet evladının üç beş din istismarcısının elinde şöhret, servet ve şehvet aleti olmalarına neden seyirci kalındı?  

İlginçtir; her iki adam da ifadelerinde yabancı devletler, liderler ve istihbarat kuruluşlarının kutsal davalarını çökertmek için kendilerine komplo kurduklarını söylemişler. Ama aklı olan buna inanmaz. Çünkü o yabancılar, tersine, bu yapıları üretme-büyültme projeleri uygularlar. Bunu da herkes bilir. 

Elbette demokratik bir ülkede bireyler ve topluluklar, diğer hakları gibi dinî haklarını da baskı ve töhmete maruz kalmadan kullanacaklar. “Kişilere din ve vicdan hürriyeti sağlamak” devletin anayasal görevidir. Ama bütün diğerleri gibi bu haklar da meşruiyet içinde, yasalar dâhilinde kullanılacaktır. İnsanlara bunun güvencesini verecek olan da devlet ve –başta devletin en önemli varlık sebebi sayılan hukuk olmak üzere- ilgili kurumlarıdır.  

Siz böyle tek tek kişileri cezalandırabilirsiniz. Ama sorunu üreten kaynaklar orada duruyor. Buralar, hem şeyh efendiler, hoca efendiler, hazretler yetiştirmeye hem de en sevgili değerlerini onlara teslim edecek kadar bağımlı hale getirilmiş müritler, talebeler üretmeye devam ediyor.  

Bir ülkede din veya başka bir inanç, düşünce, ideoloji vs., eğer yıllar boyunca sayısız insanı aldatmış, mağdur etmişse, halen de aldatıyor ve mağdur ediyorsa, bunları üreten ve tamamı yasa dışı, denetim dışı olan oluşumlar daha da büyüyerek faaliyetlerini sürdürüyorsa, o ülkede tanımına uygun, etkin ve adil bir devletin, doğru işleyen bir hukukun bulunup bulunmadığı sorgulanmalıdır.  

Bir hukuk reformundan bahsedildiği şu günlerde bu meselede de bir reforma ihtiyaç yok mu? 

Karar Gazetesi 18 Kasım 2020 tarihli yazısının iktibasıdır.