Yusuf Kaplan


Hz. Peygamber'e yapılan saldırıyı aşmanın yolu: Zihinsel hicret

Hz. Peygamber'e yapılan saldırıyı aşmanın yolu: Zihinsel hicret


 

Müslümanlar, tarihlerinde ilk defa bir fetret dönemi yaşıyorlar: Fetret dönemi, Müslüman zihnin, idrakin, düşünme biçimlerinin, zaman ve mekân tasavvurunun kriz yaşaması ve gök kubbenin çökmesi, demektir.

 

Tarihte yaşadığımız ikinci medeniyet krizi bu: Hem İslâm’la hem İslâm’ın dışındaki dünyalarla ilişkimizin kopması. Epistemolojik kırılma, ontolojik kopuş. Zihnin körleşmesi.

 

“ÖNCE PEYGAMBERİ DEVRE DIŞI BIRAKIN, SIRA KUR’ÂN’A GELSİN!”

 

O yüzden, tam da nübüvvet fikrine ekmek kadar su kadar ihtiyaç duyduğumuz bir zaman diliminden geçiyoruz: Nübüvvet fikri, bizim, İslâm’la doğrudan ve doğurgan irtibat kurmamızı sağlayan yegâne fikirdir. Nübüvvet fikrinin özünü ümmîleşme yani çağın ağlarından ve bağlarından, bağlamlarından ve kavramlarından arınma yolculuğu oluşturur.

 

Kısacası, ümmîleşme, zihinsel hicrettir: Müslümanca düşünme, duyma, kavrama ve yaşama biçimlerine kavuşma.

 

Unutmayalım: Kur’ân, Kaynak’tır; Sünnet, Irmak. Aslolan, Hakikate varmak. Irmak gürül gürül akacak ki, Kaynak hayat fışkırtacak.

 

Bu nedenle şunu söylüyorum: Hz. Peygamber (sav) olmadan din, anlaşılamaz. Anlaşılmaz hâle gelir. Başka bir deyişle, Hz. Peygamberi devre dışı bırakırsak, din kısa devre yapar.

 

Batılıların, Hz. Peygamberi hedef tahtasına yatırmalarının en önemli gerekçesi burada gizlidir: Peygamberin konumunu tartışmalı hâle getirin. Ardından Peygamberi devre dışı bırakın. Sonra sıra Kur’ân’a gelsin!”

 

Zira Hz. Peygamberin devre dışı kalması, önüne gelenin, çağdaş hurafeleri, çağın ağlarını ve bağlarını Kur’ân’a girdirmesi ve Kur’ân’ı paçavraya çevirmesiyle sonuçlanacaktır.

 

Proje bu: Karikatür krizinin gerisinde yatan temel sâik bu işte.

 

Bu yazıda, önce, genel olarak hicrete, hicret ruhuna bir giriş yapmak istiyorum.

 

SÜFLÎ VE ULVÎ ÖZELLİKLER ARASINDA İNSAN...

 

Sürgit gözardı ettiğimiz yakıcı bir gerçek var: Her insan, beşerdir; ama her beşer, insan değildir. Kişi, beşerlikten kurtulduğu zaman insanlaşabilir.

 

Beşer, arzuları, hırsları, bencillikleri gibi süflî özelliklerinin çekim alanında yaşayan kişidir. İnsan ise, süflî özelliklerinden kurtularak ulvî özelliklerle donanmaya başlayan kişi.

 

Süflî özellikler, ‘virüs’ gibi yapışkandır: Kişiyi, kendine mahkûm eder. Aklını, kalbini ve ruhunu öldürür kişinin.

 

Bu nedenle, süflî özellikler, köleleştirir kişiyi: Arzularının, hırslarının ve bencilliklerinin kölesi kılar, pençesinde kıvrandırır. Düşürür. Sonuçta hayatı da, hakikati de ve tabiî insanı da bitirir.

 

Ulvî özellikler ise su gibi akışkandır: Kişiyi akan su gibi sürekli olarak yıkar, temizler ve kirlerinden arındırır; hem dış dünyada hem iç dünyada leziz ve nefis yolculuklara çıkarır insanı. Dolayısıyla, ulvî özellikler, insanın aklını da, kalbini de, ruhunu da diriltir, diri tutar.

 

Bu nedenle, ulvî özellikler, insanın diğer varlıklarla kopmaz irtibatlar kurmasını sağlar ve önünde uçsuz bucaksız koridorlar açarak arş-ı a’lâ’ya yükseltir insanı.

 

TARİHİ YÜRÜTME’NİN YOLU: HİCRET RUHU

 

İşte insanı, süflî özelliklerden kurtararak ulvî niteliklerle donatan şey, hicret ruhudur.

 

Tarihin varoluş şartı, hicrette gizlidir; hicret ruhunu hayata ve harekete geçirebilmekte.

 

O hâlde, tam bu noktada sorulması gereken, insanlık olarak varoluşsal sorunlarımızı kavramımızı ve insanca bir hayat kurmamızı sağlayabilecek temel soru şu galiba: Tarih, alelade yürünülen bir yol mudur; yoksa, yürütülen fevkalade bir yolculuk mu?

 

Tarihte bir yürüyüş gerçekleştirmek, tarihi yürütmekle gerçeğe dönüşebilir. Tarihte yürüyebilenler, ancak tarihi yürütmesini bilebilenlerdir. Tarihi yürütebilenler, tarihte yürüyebilirler ancak.

 

Tarihi yürütenler, ulvî özelliklerle donanan ve kemâl yolculuğuna çıkan insanlardır yalnızca.

 

Beşerî özelliklerine mahkûm olan kişilerse, tarihte oraya buraya sürüklenirler ve hâkim konuma geçtikleri zaman da, hayatı çatışmalardan, işgallerden, tecavüzden geçilmeyen bir cehenneme çevirirler; hakikati hayattan sürerek sürgün ettikleri için insanları sürüleştirirler; sürü gibi güdülecek bir mahlûkat olarak görürler.

 

BATI UYGARLIĞI VE ÖZGÜRLÜK KAYGISI’NIN KÖKENİ

 

Batı uygarlığı tarihi, beşerlikten çıkamayan kişilerin, hakikati hayattan sürgün ettikleri için bütün insanlığı ‘sürüleştirdikleri’ meşum bir tarihtir. Bir yok oluşlar ve yok edişler tarihi.

 

Latin Amerika medeniyetleri bu yüzden tarihten sürüldü. Afrikalılar bu nedenle topraklarından koparıldı, zincirlere vurularak Avrupalara ve Amerikalara sürgün edildi. Endülüs’ün kökü bu nedenle kazındı, İspanya ve Portekiz Müslümanlara mezar edildi.

 

O yüzden özgürlük kaygısı ve sorunu, Batı uygarlığı tarihinin hem teolojik, hem felsefî, hem de siyasî açıdan en temel sorunlarından biri olmuştur.

 

HİCRET’LE YÜRÜTÜLEN HAKİKAT YOLCULUĞU

 

Müslümanların tarihi, insanın beşerlikten kurtularak insanlaşmasının en mükemmel örneklerinin ortaya konulduğu bir varoluş ve var kılış tarihidir. Mekke’de Müslümanlara nefes aldırmayanlara Müslümanların Medine’de hayat ve varolma hakkı tanıdıkları; Abbasiler döneminde Arap yarımadasında ve hinterlandında, İspanya’da Endülüs’te ve Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu coğrafyalarında birbirinden farklı bütün inançların, inanç ve düşünce sahiplerinin güven içinde var olabildikleri, kendilerini gerçekleştirebildikleri zeminlere ve imkânlara kavuşabildikleri sadece Müslümanlar için değil, herkes için bir darü’s-selâm / barış yurdu tarihidir.

 

Tarihin varoluş şartı hicrette gizlidir. Tarihte hayatın hakikate, hakikatin hayata kavuşması da, insanın insanca bir hayat sürdürebilmesi de, nihayet tarihi yürütebilmesi de yine hicretle mümkündür.



YAZARLAR