Zekai Özdemir


HUZUR’DA İSTANBUL İNSANININ SOSYOLOJİK MİTLERİ

HUZUR’DA İSTANBUL İNSANININ SOSYOLOJİK MİTLERİ


İhsan bu kez, eğitim ve okullara fikir dilini uzatarak, okulların sadece devlete kadro yetiştirdiğini uzun dönemde okumuş işsizlerin ve yarı cahil aydınların (s.264) her yeri saracağını söyleyerek günümüz Türkiye’sinin içler acısı gerçeğini romanın yazıldığı tarihlerde tesbit ediyor.Bu krizin giderilmesine için ilaçta sunuyor; maarifi istihsalin (üretimin) yardımcısı yapmak ve dahili piyasayı genişletmek.(s.264) İhsan yine mekâna, kalbi ve akli elini atıyor ve İstanbul bir tüketim şehri olarak yanıyor diyor.Aynı cümleyi Şarki Anadoluya tersine çevirerek söylüyor; tarım hayvancılık ve nihayet Tortum  şelalesinde elektrik üret, akdeniz ve Ege’yi kurtarılacağını söylüyor.(s.264) Bu cümleler her iktisat, sosyoloji, tarım ve enerji kitaplarında bulunur ama bir edebi romanda bulunması son derece ilginç değil mi? Ve ayrıca, 2020, Türkiye’si halen aynı tezleri savunup hiç birini yerine getirmemiş olması bir başka ilginç nokta değil mi? Ve yine 2020 İstanbul’u ve Türkiye’sinin romanın yazıldığı tarihdeki İstanbul ve Türkiye’le benzerlik göstermesi, Türkiye’nin nerede kaldığının açık ve net göstergesi olması ilginç değil mi?Marmara serveti içine gömülmüş uyuyor (s.264) aslında Anadolu serveti içinde uyuyor cümlesiyle birleştirilirse Türkiye gerek maddi gerek manevi zenginliğiyle uyuyor gerçeğine ulaşılmış olur.İhsan bu ve buna benzer coğrafik yaklaşımları senelerdir Türkiye’de yapılan bölgesel kalkınma, köy kalkınması, kent kalkınması, köy-kent projelerinin tartışıldığı fakat uygulamaya geçirilemediği fikrini akla getiriyor. Sohbet derinleşiyor ve İhsan’a bu maddi değişimin içinde o kadar değer verdiğin insan nerede diye soruluyor. Yani bu şu demektir, insansız iktisat neye yarar? İşte İhsan’ı ihsan yapan “insani” cevabı;”insan da hayatın maddi tarafıdır.Peguy’u okumadın mı?o ne cümledir?Ateş gibi; fakirlik insanı güzelleştirir asilleştirir.Fakat sefalet hoyratlaştırır; ruhen sefil eder.İnsanda insanı öldürür. İnsanlık şerefi muayyen bir refah içinde mümkündür. Çalışmaya imkan verecek bir refah. (S.264) Yine ihsan’ı dinliyoruz; yapabildiğimiz kadar bir refah içindeki cemiyete bugün ehemmiyet vermiyor göründüğü tanrılara dönecektir.Hayat etrafında döneceği değerleri bulur;düşünce etrafını saadete (huzura) çevirmiş bir cemaat görür.Cemiyette bazı boş ferdi gayelerin yerini mesuliyet duygusu başlar.(s.265) Şimdi okuyucu sormaz mı neyin mesuliyeti diye; el cevap, “milli mesuliyet” olmaz mı? İhsan yine devam ediyor; Selim-i Salis (3.Selim) hendese öğreneceği  yerde biraz siyasi tarih öğrenseydi ne iyi olurdu diyen şairin cümlesine atıfta bulunarak, Tanzimat biraz ekonomi politik bilseydi diyerek olayı yine Osmanlının yıkılış gerçeğine parmak basıyor.(s.265)

             Orhan’ın şımararak sorduğu soru kendini, otuz üç yıl saraya kendini kilitlenleyen iktidarın düştüğü duruma düşürmesine rağmen, İhsan bu kez resmen Tanpınar oluyor ve “zaman” kavramına “fikri ayar” veriyor.Zaman şarta göre değişir.Büyümekte olan çoçuğun zaman algısı başkadır hastanın başkadır.Biz umumi zamanın dışındayız.Zaman algı ve temposunun değiştirilmesine vurgu yapan İhsan, bu kez İngiliz Shakespeare'e atıfta bulunarak; zamana doğru koşmalıyız diyor. (S.266) Bütün konuşmalarının özü ve hedefi insan ve kültür temelli, nitelikli kalkımayı kapsıyor.Bir aşk ve edebi romanı gibi lanse edilen Tanpınar romanları aslında tam anlamıyla insan-toplum-iktisat-sosyoloji kitabı gibi lanse edilmeli ve genç okuyuculara okutulmalıdır.

             İhsan, eskinin bir hatıra olarak kalması ve yeni ile muvazenesini ise önce insanı birleştirmek (s.267) başlanacağını söyler. İnsanların hayat standartı ayrıda olsa hayatın ihtiyaçları aynı olması anlamında insanları birleşmesini öneren İhsan, mazi ile alakanın yeniden kurulmasının şart olduğunu belirtir.İnsanların çalışması ve birleşmesi içerisine mazinin terkibinin şart olduğunu ifade eder ve aksi durumda ecnebiler gibi, cisim gibi toplumu rahatsız eder, der.Burada Mümtaz’ın itirazı devreye girer ve serap gibi dursada mazi Dede’yi Wagner, Baki’yi Goethe yapamadığımız için beğenmediğimizi söyleyerek, yaşadığımız aksülamel devrinden böyle çıkacağımızı söyler.(s.267)Kültür anlamında Asya’nın en zengin ve en iyi giyinmiş milleti olmamıza rağmen yeni bir terkiple başka milletlerin tecrübesiyle (s.267) yaşıyoruz diyerek hem İhsan’a fikren katılır hemde tenkit eder.

              Burada Mümtaz hem münevverlerimizin aldandigini hemde onların aldatıldığından hareketle halkın hem güzel bir fikir bulunca sevdiğini aksi durumda ise haşin bir tabiata dönüştüğünü söyler. Biz orta sınıfı kuramadık diyerek Türk toplumuna sınıfsal bakmaya çalışır.Bu bağlamda küçük burjuvazinin olmaması veya sosyolojik olarak münevver ve halk arasında köprünün velhasıl maziistikbal terkibinin kurulamadığını ifade eder.Bu terkibi bekleyen halkın başka milletlerin tecrübesini denemeğe ihtiyacı olmadığını söyleyen romancı sanki milli devlet peşindedir.Fikri ve duyguyu canlı bir şey gibi yaşamayı mazi-ati terkibinin ilk şartı kabul ediyor ve halkın bunu istediğini belirtiyor. Fakat Orhan halkın bu terkibe kayıtsız olduğunu ve hatta halkın mazide  aydınlardan uzak kalması ve ümitsiz olduğunu ifade etmesi tartışmanın hararetini artırıyor. (S.268)