Ali Galip Ertuğrul


HAYAT AĞACI KURURKEN

 Hayat Ağacı ,"Sivas Şehir Kültürü"  unvanıyla  yayım  serüvenine devam eden, şahsımın da içinde bulunduğu binlerce abonesi olan, şehir kültürü dergiciliğinde kanaatimce Türkiye'mizin en güzide dergilerinden biridir.


 

    Hayat Ağacı ,"Sivas Şehir Kültürü"  unvanıyla  yayım  serüvenine devam eden, şahsımın da içinde bulunduğu binlerce abonesi olan, şehir kültürü dergiciliğinde kanaatimce Türkiye'mizin en güzide dergilerinden biridir. Belki de biriydi demeliydim; çünkü son iki sayı, 37 sayılık olumlu kanaatlerimin yerle bir olmasına neden oldu.
    Dergiyi elime aldığımda daha önce gerek içerikte gerekse dizgi ve mizanpajdaaşina olduğumuz ve beğendiğimiz çizginin yerinde yeller esiyordu. Bu değişimi dergi künyesindeki köklü değişiklikle de bağdaştırmak  yerinde diye düşünüyorum.
    Benim tespit edip not aldığım hususlara -muhtemelen- diğer dikkatli okurlar da katılacaklardır.
    Evvela yazıma başlarken ifade ettiğim üzere "Sivas Şehir Kültürü " dergisi sıfatı değiştirilerek  yerine "Sivas Şehir -Kültür" dergisi unvanı getirilmiş. "Neredeyse bir harflik bu değişiklikten ne çıkar  canım?" diyeceklere içerikle ilgili tüm tespitlerimin bu noktayla bağdaştırılabileceğini de söylemek isterim. Bir kere "Şehir  Kültürü " ile "Şehir- Kültür" dergileri oldukça farklı kulvarları ifade ediyor. 37 sayı boyunca kullanılan bu sıfat şehrin kültürüne temas eden pek çok hususu temerküz derken (mimari, edebiyat, biyografi, olaylar, basın, sözlü gelenek...vb) Şehir-Kültür  kavramları  bireysel tercihi ön plana çıkararak şehir çeşnisini daha kullanışlı malzeme olarak kullanmanın kurnazlığını barındırıyor.
    Örnekleyecek olursam editör, kendi askerlik veya çocukluk anılarını kültür başlığı içerisinde okura sunabilir. Kendisine veya yakın çevresinden birine ait bir deneme, hikaye veya şiiri kültür sıfatıyla dergi sayfalarında neşredebilir.Kısaca bu adım, bir konsept genişlemesi ve şahsi tasarrufta geniş bir yelpaze anlamına gelmektedir.
    Yukarıda ifade etmeye çalıştığım bu konsept değişiminin ilk yansımasını kapaktaki soba resminde görebiliyoruz. Fransa'da imal edilerek önce İstanbul'a sonra da Sivas'a getirilen bir sobanın "Sivas Şehir Kültürü"nde yeri olmadığından "Şehir-Kültür"  kontenjanından kapağa yerleştirildiğini  dikkatli okurlar fark edeceklerdir.
     Derginin ilk sayfasında  okurlara seslenişteki suçlama da gözlerden kaçmıyor.  Dergiyi bu seviyeye getiren eski editör ve ekibine yönelik iğneleyici ifadelerden biri olan "ağırlıklı olarak tahassür (nostalji) dergisi" şeklindeki ifadelere bir okur olarak katılmıyorum. Bu hususun editörün derginin tüm külliyatını incelememesi gibi bir durumdan kaynakladığını düşünüyorum. Eski sayıların incelenmesiyle bu kanaatinin  değişeceğini  düşünüyorum.
    İkinci sayfadaki "içindekiler" bölümünün 1980'lerden kalma son derece demode ve okurun görsel zevkini bozacak  şekilde tasarladığını ve "Editörün Notu"nun da içindekilerin şerhi mahiyetinde  olduğunusöylemeliyim.
    Dergi yönetimindeki değişikliğin grafik-tasarım şahısta ( veya ekipte de)olduğu gözden kaçmıyor. Metinlerde kullanılan birbirinden farklı yazı fontları, çağla yeşilinden maviye geniş bir yelpazeyle cırtlak cırtlak bağıran sayfa renkleri, sayfa kenarlarındaki boşlukların intizamsız görüntüsü, kimi sayfalarda her iki tarafa kimisinde sağa yaslanmış metinlerin insicamsız duruşları  oturmuş grafik – tasarım anlayışından vazgeçildiğinin ispatı niteliğinde.(Örnek 13. ve 14. sayfalara bakan bir okur bu saydığım hususların en basit iki örneğini göreceklerdir.)
    Yine yazı fontları daha çok makale dergilerinde kalan ve okuma zevkini törpüleyen karakterler olarak seçilmiş. Yazıların bazılarında üst başlık seçimindeki yazı fontları ise 30yıl öncesinin çocuk dergilerini anımsatıyor.
    Bazı metinlerde yazıyla iç içe geçen dipnotlar ve kısa kaynakça başlıkları, gerek görsel zevkten uzaklığı gerekse karmaşıklığıyla okuru yormaktadır.(Bakınız 84-85)
    Panayır çadırını andıran bir  tasarım intibaı veren,  başlıkta iki font iki renk kullanılan  ve yazının içeriğinden kesitlerin foto altı yazılarıyla kaynaştığı sayfalar da oldukça zevksiz. Buna bir de çözünürlüğü zayıf, dağılmış intibaı veren bulanık  fotoları da eklediğinizde göz zevkiniz hayli yara alıyor.
    Hele koskoca genel müdürle yapılan röportajakonulan başlığın fontu ve Yamaç Evleri dosyalarındaki hem yatay hem dikey  font, 80'li yılların meşhur cin cin sakızlarından çıkan karikatürleri çağrıştırdı.
    Yamaç Evleriyle ilgili olarak daha fazla görsel malzemenin ve sağlam bir metnin yer aldığı çalışmayı da eski sayılardan Mehmet Ali Erdoğan imzasıyla  hatırlıyorum. Bu dosya da tekraren ama farklı isim tarafından hazırlanan bir dosya olmuş. Yamaç evlerinin ikinci kez ele alınması "Hobbit Evleri" unvanıyla dünyaca(!) kazandığı şöhretten olsa gerek.
    Şiir kitabı yeni çıkan bir şairle röportajı da derginin unvanındaki değişimle bağdaştırmak mümkün. Hüseyin Akkaya'nın cevapları dolu ve okura bir şeyler katan mahiyette olabilir;ama bu durum derginin uğradığı eksen kaymasının önemli göstergelerinden biri olarak gelecek sayılarda daha farklı isimlerle de röportajların müjdesini(!)vermektedir.
    Dergideki en tuhaf hususlardan biri de "Mekandan Medeniyete Cumhuriyet Üniversitesi Göleti" başlıklı yazı. Başlığı okuduğunuzda asırlarca varlığı bilinen ve çevresinde bir kültür ve medeniyet iklimi oluşturmuş bir tabiat harikasından bahsedildiğini hayal ediyorsunuz. Metni bitirdiğiniz zaman yakın zamanda CÜ lojmanlarının hemen önünde kurulan ve Sivas-Kayseri yolu üzerinde görünen; büyüklüğü veya farklılığıyla "tek" veya "ender" olmayan sıradan bir yapay göletin tanıtımını okuduğunuzu  ve ana fikir olarak yukarılara selam gönderilen bir metin olduğunu fark ediyorsunuz.
    "Bunca olumsuz şey arasında güzel bir şey bulamadınız mı?" derseniz Hayat Ağacı dergisinin hâlâ yaşıyor olmasını söyleyebilirim. Ama bu bitkisel hayata yaşamak denirse...
    Ben bu yazıyı yeni  bitirmiştim ki Hayat Ağacı dergisinin özel Sayı başlıklı 39. sayısı elime ulaştı.Kapaktaki futbolcunun (Hakan'ın) ağzından verilen baloncuk içeriğe dair epeyce bir olumsuz kanaat vermesine rağmen kendimi 38. sayıdaki duygularımdan ve önyargılarımdan  uzaklaştırıp sayfaları çevirmeye karar verdim.
    Sezonun ortasında Sivas Spor'un şampiyonluğuna kesin gözüyle bakılarak alelacele hazırlanmış bu sayı hem futbolun çok bilinmeyenli denklemine hem de pandemi sürecinin azizliğine uğrayarak henüz matbaadan çıktığı anda eskiyen bir dergi olmuş maalesef.
    Kulüplerin kendi resmi dergilerinden bile daha alt düzeyde bir içerik ve tasarım seviyesindeki bu dergiyi görenler içerisinde "keşke olmasaydı!" diyenler hayli fazla olacaktır diye tahmin ediyorum..
    Niye diye soranlara veya matbuatla benim kadar aşina olmayan ilgililere ya da tarafsız olarak değerlendirme isteyenlere şunu söyleyebilirim ki bu sayıda 38. sayıdan daha da gerilere gidilerek dip nokta görülmüş. Bu sayıdaki zevksizliğe ve kalitesizliğe "irtifa kaybı" dersem haksızlık etmiş olurum, çünkü bu sayı resmen bir "çakılma" olmuş.
    Gelelim sadede...1967 yılında kurulan ve 15 yılı aşkın bir süredir süper lige damga vuran, bu süre zarfında üç kez şampiyonluk potasına giren bir Anadolu takımının bu şekilde bir sezona indirgenerek okurlara takdimi her şeyden önce kadir bilmezlik ve hoyratlıktır.
    Birbirinin devamı olmayan ilgisizi fotoğrafların art arda boca edilmesi, göz zevkinden yoksunluğun ve  yalapşap iş yapmanın en bariz göstergesi olmuş.
    Sivas Spor'u hiç bilmeyenler  bile kulüp sitesinde daha fazlası bulunan görsel ve metinsel malzemeyi inceleyip kulüp tarihi, emektarları ve başarılarından haberdar olabilme imkanına sahipken derginin özel sayıyla Sivas Spor'a temas etmesi daha yüksek bir beklentiyi beraberinde getiriyor. 
    Bu beklenti maalesef boşa çıkarılmış. Belli kişilerin birbirini ağırladığı tanıtım broşürüne dönen dergi, daha çok Vali Bey'in fotolarıyla arz-ı endam etmiş.
    Ne geçmişte emek harcayan başkanlar, yönetim kurulu üyeleri, sponsorlara; ne de efsane futbolcu ve teknik direktörlere  yer verilmeyerek hem vefasızlığın hem tarihsel derinlikten yoksunluğun bir timsali oluşturulmuş.
    Dergi sayfaları, kulüpte efsaneleşmiş isimlerle (futbolcu, başkan, taraftar) ilgili vefa gösteren metinlerle ve görsellerle donatılıp tarihe not düşebilecekken; ne iki yıl takımı şampiyonluğa oynatan Bülent Uygun'a, ne dünya yıldızı bir futbolcu iken teknik direktörlük kariyerini Sivas spor'da başlatıp fırtına gibi birtakım  izleten RobertoCarlos'a , ne de Türk futbolunun efsanesi Lefter'in Sivas Spor serüvenine temas edilmeden kapatılmış.
    Ya o başkanlara.. Sivas Spor'u 15 yıl süren  3. lig bataklığından -belediye başkanlığını kaybetme pahasına- çıkartan Osman Seçilmiş'e, Sivas Spor sevdası için tüm mal varlığını ortaya koyan Hüseyin Yıldırım'a, SacitGökseyitoğlu'na, Nusret Akça'ya ve diğer başkanlara vefa gösterilseydi onlar  ve aileleri bu dergiyi birer vefa nişanesi olarak okuyup muhafaza ederlerdi her halde.
    Sivas Postası  Gazetesi benim anlatacaklarımı özetleyip manşete taşımış: "Dağ Fare Doğurdu." demiş. Bu kalitesizliğe göz yumuluyorsa birileri ahbap-çavuş                ilişkilerinde zirvede, iş niteliğinde dipte demektir.
    Hayat Ağacı kurutulmuştur vesselam.
    

    
    
    
 

 

           

           

           



YAZARLAR