Yusuf Kaplan


Geliyorum diyen felâket: Ülkelerini terk etmek isteyen kuşaklar!

Geliyorum diyen felâket: Ülkelerini terk etmek isteyen kuşaklar!


 

“Coğrafya kaderdir” derken sadece bir tarihçi olarak değil, bir kültür ve siyaset felsefecisi olarak da konuşuyordu İbn Haldun.

Coğrafya kaderdir, sözü geçerliliğini yitirmedi ama kısmen doğru artık. Çünkü “coğrafya’nın sonu”nu yaşıyoruz çağımızda -Paul Virilio’nun yerinde ifadesiyle.

Sınırlar ortadan kalktı.

Ekonomik sınırlar, kültürel sınırlar ve entelektüel sınırlar buharlaştı, siyasî sınırlarsa aşınmaya başladı.

ZİHNÎ İŞGAL VE ÖZGÜRLÜK KÖLELİĞİ

Coğrafya, dünyaya açılma çabasının önünde aşılması gereken bir “engel”di. Sınırların ortadan kalkması bu engelin ortadan kalmasına imkân tanıdı ama bu kez farklı ontolojik sorunların patlak vermesine yol açtı.

Sınırların aşılmasıyla ölçek büyüdü fakat ufuk daraldı: Demek ki, asıl sınırlar fizikî sınırlar değil, zihnî sınırlardı. İnsan bunu anlayamadı bile henüz. Kontrol ve kolonizasyon artık doğrudan fiîlî işgal yoluyla değil, iletişim teknolojisindeki başdöndirücü gelişmeler nedeniyle dolaylı, zihnî işgal yoluyla gerçekleştirilecekti.

Modern teknoloji fizikî sınırların aşılmasını kolaylaştırıyor ama zihnî sınırları alabildiğine daraltıyor ve insanı “özgürlük kölesi” yapıyor.

“Özgürlük köleliği” ne demek?

İnsanın hızın, hazzın, ayartının kölesi olmayı özgürleşme zannetmesi. Oysa hızın, hazzın ve ayartının kölesi olmak, insanın özgür iradesini, düşünme ve hatta duyma meleklerini kaybetmesi demek.

Nedir bu?

Modernitenin haklar rejimi demokrasinin bitişi, postmodernitenin hazlar rejimi dromokrasi’nin zaferini ilan edişi.

Coğrafî sınırların ortadan kalkması, fiîlî işgale dayanan klasik sömürgecilik biçiminin de sonunu getirdi. Artık zihinler işgal ediliyor, dünya halkları zihnen sömürgeleştiriliyor.

Ölçek büyümesiyle birlikte ufuk genişlemedi; insan içine kapandığı, egosuna, hazlarına köle olduğu için alabildiğine daraldı insanın ufku da, dünyası da.

Sonuç: İnsansız dünya ve dünyasız insan.

SANAL GÖÇEBE HAYATI VE TURİST BAKIŞI, AİDİYET BİÇİMLERİNİ BUHARLAŞTIRIYOR

Sınırların ortadan kalkmasının insanın ufkunu nasıl daralttığını en iyi turist bakışı’nın küreselleşmesinde ve normalleşmesinde görüyoruz. Turist bakışı, bir şeyin sığ ve yüzeysel olarak algılanması, anlaşılma/ma/sı ve künhüne vâkıf olunamaması.

Sınırların ortadan kalkması, hepimizi hem sanal hem de reel göçebeler hâline getirdi. Turist bakışı, bu süreci alabildiğine hızlandırdı.

Biz geziyoruz, dünyayı dolaşıyoruz hem fiilen hem de sanal dünyada ama hakikat göçüyor... Biz göçebe hayatımızı sanal göçebelikle başka bir boyuta taşıyoruz fakat bu arada hakikat de göçüp gidiyor bu hazlar rejiminin dünyasında hayatımızdan.

Yer bilinci, bir yere aidiyet bilinci, hatıralar, hafızamız da göçüyor, buharlaşıyor, uçuyor...

Bir medeniyete, bir kültüre, bir ülkeye, bir şehre, bir mahalleye, bir aileye mensubiyet bilinci yok oluyor, göçüp gidiyor...

Her şeye rağmen tarih bilinci, güçlü Batı toplumlarının. Seküler / dünyevî oldukları için, bu dünyadan başka bir dünya bilmedikleri, kabul etmedikleri için, tarih bilinci, mekân bilinci ve şehir bilinci yaşıyor Batı’da yine de.

İslâm seküler / dünyevî değildir ama bizden dünyayı inkâr etmemizi de istemez. Mekân, oluş’un (kevn’in) imkân’ıdır. Mekke’de inşa edilen Müslüman Zihni, hayat olacağı bir Zemin’e (Medine’ye) ve hayat sunacağı bir Zaman’a (Medeniyet’e) ihtiyaç duyar.

İNSAN İZ SÜREREK YOL ALIR…

Dokunulan, değilen her mekân, oluş’a bir şey katar; bir iz bırakır insanın zihninde ve hayatında. İnsan, iz sürerek yol alır... Taş üstüne taş koyar, bina yapar; hakikat sarayı inşa eder sonunda kendi içinde öncelikle.

İnanmış kişi, hakikat sarayını inşa etmesine zemin hazırlayan, imkân tanıyan, kendi oluş’unu mümkün kılan iz’leri silemez. İz’leri yaşar ve yaşatır, duyar ve duyurur, görür ve gösterir; hayat böyle böyle hakikatle buluşur, hakikat böyle böyle hayat bulur, hayat olur ve hayat sunar herkese.

İlkelerini ülkülere dönüştüren, ülkülerinin ülke›sini bulması ve dünyasını kurmasını sağlayabilen insanlar bize yaşanabilir bir hayat-dünya sunabilirler.

İlkeleri olmayanların ülküleri de olmaz. Ülküleri olmayanların “ülke”lerini kurma, dünyalarını bulma ve bütün insanlığa sunma hayalleri de olmaz.

Aslında ilk/e/lerini ve ülkülerini en iyi koruyanlar, ülkelerine en çok sahip çıkanlar, en iyi, en sahici ve herkese hakkını teslim edici izsürücüler oldukları için müslümanlardır.

ÜLKEYİ TERKETMEK VE DÜNYAYI KÖLELEŞTİRENLERDEN ÖZGÜRLÜK BEKLEMEK!

Gelinen noktada çok büyük bir felâketle karşı karşıyayız ülkemizde pandemi sonrasında.

Ülkenin genç kuşakları Türkiye’yi terketmekten sözediyor!

Liselerin yarıya yakını böyle!

Üniversite öğrencilerinin yarıdan fazlası, hatta çoğu.

Ürpertici ama gerçek bu!

Dünyayı köleleştirenlerden hâlâ özgürlük bekliyoruz.

Celladına aşık olmak tam da böyle bir şey işte!

Suçlu gençler değil.

Suçlu, bizleriz, hepimiz.

Aileler.

Mankurtlaştırıcı medya.

Yozlaştırıcı kültür endüstrisi.

Hükümet ve devlet: Sadece hükümet değil, devletin bizatihî kendisi: Toplumun kültürel dinamiklerini, değerlerini önce inkâr eden, sonra kültürel ruhköklerini kurutan seküler, Batıcı, pozitivist eğitim sistemi.

Topluma kültürüne, inançlarına, değerlerine yabancılaşmış bir kimlik dayatan sömürgeci eğitim sistemi, artık güvenlik meselesidir.

Şunu aslâ unutmayalım: Ülkelerini kolaylıkla terkedenler, ülkelerini de, ilkelerini de kolaylıkla terkederler, bu toprakları kurda kuşa, emperyalist leş kargalarına yem etmekten çekinmezler.

Vesselâm.

Yeni Şafak Gazetesi 28 Kasım 2021 tarihli yazısının iktibasıdır.



YAZARLAR