Yusuf Kaplan


Fevzi Çakmak’ın Ankara’ya gelişi ve resmî tarihi tarihe gömen tarihî Meclis konuşması

Resmî tarih olmaz. Resmî tarih, yaşanan tarih değil, icat edilen, dayatılan “tarih”tir.


Tarihlerini resmî tarihten ibaret sanan toplumların tarihleri yoktur: Tarihsiz ve talihsizdirler: Başlarına ne geldiğini de bilemezler, neler gelebileceğini de.

Hakikati yok edemezsiniz. Bir süre gizleyebilirsiniz ama er ya da geç ortaya çıkar hakikat.

FEVZİ ÇAKMAK’IN ANKARA’YA GELİŞİ VE KARŞILANMASI

Osmanlı Harbiye Nazırı Fevzi Çakmak, 24 Nisan’da Sultan Vahdettin tarafından Ankara’ya gönderilir. Mareşal, 27 Nisan’da Ankara’ya gelir, Meclis’te tarihî bir konuşma yapar.

Bu konuşma Meclis zabıtlarında vardır; konuşmanın metnine internetten de ulaşabilirsiniz.

Meclis’in açılışının dördüncü günüdür. Ortam hareketlidir. Meclis kürsüsünde Meclis Başkanı sıfatıyla Mustafa Kemal Paşa şunları söyler:

“Efendim resmî görüşmelere geçmeden bir şey arz etmek istiyorum. İstanbul’dan Harbiye Nazırı Fevzi Paşa hazretleri Ankara’ya girmek üzereler. Eğer tensip buyurursanız meclisimizden bir heyet Fevzi Paşa hazretlerini karşılamak üzere yola çıksın. (Meclisten “hep beraber karşılamaya gidelim” sesleri) Mustafa Kemal, “Peki efendim, o halde bütün Meclis olarak hep beraber karşılamaya gidelim. Bu sebeple Meclisi tatil ediyorum” der.

Mareşal, tren garında heyecanla karşılanır. Meclis’e getirilir. Bir süre dinlenir. Sonra alkışlar eşliğinde kürsüye çağrılır. Ve şu tarihî konuşmayı yapar:

***

“Sevgili mebus arkadaşlar!

Söze başlarken İstanbul’un esaret muhitinden kurtularak Ankara’nın hür muhitine geldiğimden dolayı Cenab-ı Hakk’a hamd ve şükür ederim. (Şiddetli alkışlar) Ve beni böyle karşılayan sizlere de teşekkür ederim. Efendiler, gerek padişahımız efendimiz hazretleri, gerek bendeniz, beş yüz senelik bakir payitahtımızın ilk defa düşman tarafından işgali faciasını görmek bedbahtlığına uğramış felaketzedelerdeniz.

İstanbul’un işgal edildiği gece İngilizler arabalarla, İstanbul’a, Üsküdar ve Beyoğlu’na bahriye askerleri çıkartarak tüm ehemmiyetli yerleri tuttular. […] Harbiye Nezaretini işgal ederek benim makam odama kadar süngülü neferlerini soktular ve onlar tarafından belirlenen emirleri vermemi istediler. Göğsüne düşman süngüsü dayanmış bir harbiye nazırı, İstanbul’un hür ve makam-ı hilafet olmak meziyetini kaybettiğini görmüş ve bakan olmak sıfatı ile çok üzülmüştüm. Bu konuda derhal Sadrazama (Başbakan’a) malumat verdim. Bakanlar Kurulu’nun toplanması emrini verdi. Ben de bu toplantıya odamın içinde ve dışında bulunan 400 İngiliz askerinin ve onlarla iş birliği yapan Ermeni ve Rum vatandaşların arasından, nefret dolu bakışları altında katılmak üzere bakanlık binasından çıktım. (Kahrolsunlar sadaları…)

Hükümet de askerlerimizin şehit olması noktasında lazım gelen protestoyu yazmada geç kalmadı.

“SULTAN VAHDETTİN: ANKARA’YLA İRTİBATI KESMEYİN”

Bir gün sonra Padişahımız efendimizle görüşmek üzere Cuma selamlığına gittim. Namazdan evvel padişahımız bendenizi kabul ettiler. Fevkalâde üzgün bir halde bulunuyorlardı.

Ve bana dediler ki;

-‘Ben bugün böyle müthiş bir azap içinde camiye gelmek istemiyordum fakat halife olmam veçhiyle bu Cuma selamlığı bana bir dînî mükellefiyet’ diyerek üzüntüsünü dile getirdi. […]

-‘Paşam aman Anadolu ile irtibatı temin ediniz.’

Ben de;

-‘Efendim irtibat hazırdır. Fakat İngilizler sıkıntı çıkartıyor.’ dedim.

-‘Olsun sakın Anadolu ile irtibatı kesmeyiniz’ buyurdular.

Arkadaşlar! İngilizler bizden ve padişahımız efendimizden Anadolu harekâtını ve Kuvay-i Milliye’yi inkâr ve reddetmemizi istediler. Biz bunu kabul edemezdik ve etmedik de. Çünkü Kuvay-ı Milliye’yi reddetmek doğrudan doğruya halkı reddetmektir. Biz bunun farkındaydık.

Sonra dediler ki;

-‘Siz ve Padişahınız Kuvay-ı Milliye’ yi reddetmezseniz bütün yolları keseceğiz. Anadolu’ya giden tüm buğdaylara el koyup yalnızca bize yakın olan Ermeni ve Rum halka buğday verip, Türk halkını açlığa terk ederiz.’ Hükümet olarak biz ve Padişahımız buna rağmen Anadolu harekâtı ve Kuvay-ı Milliye aleyhinde en küçük bir söz söylemedik. Zinhar söyleyemezdik (Meclisten kahrolsunlar sedaları)…

“MUSTAFA KEMAL’i İDAM FETVASI, SÜNGÜ ZORUYLA ALINDI”

Padişahımız Ankara’nın zaferleriyle sevinip başarısızlıkları ile hüzünlenmekteydi.

O sıralarda hepinizin malumu olduğu üzere İngilizler baskıyla, tehditle o mahut fetvayı aldılar (İdam fetvasını diyor) Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi’nin imzaladığı, Mustafa Kemal hakkındaki idam fermanı. Malumunuz olduğu üzere o fetva süngü zoru ile alınmış ve İslam milletinin birbirine düşürülmesi hesaplanmıştı. O fetva acı bir vesikadır. Millet ve siz sanırım bu fetvanın geçerli olmadığını ve hangi şartlarda zorla yazdırıldığını anlamışsınızdır. (Tüm Meclisten “Şüphesiz” sedası yükselir…)

Konya Milletvekili Refik Bey; “Zaten o fetvanın bizce bir hükmü yoktur. Hangi baskılarla yaptırıldığı bizce de malumdur” der.

Fevzi Çakmak, sözlerini bitirerek kürsüden iner.