Yusuf Ziya Cömert


Fazilet sayılan bir cehalet

Fazilet sayılan bir cehalet


İyi bir tasarımdı İmam-Hatip okulları.

Müfredatında hem fizik, kimya, felsefe, matematik gibi o zamanlar ‘pozitif’ sıfatıyla anılan bilim dallarına hem de Arapça, Kur’an-ı Kerim, tefsir, hadis, siyer, akaid, kelam gibi ‘dini ilimler’e yer verilmesini İmamHatip Okullarının kurucu babası Celalettin Öktem’in gayretlerine borçluyuz. 

Farz-ı muhal, başka biri, orta halli bir molla ön ayak olsaydı İmam-Hatip okullarının kuruluşuna ne fizik olurdu müfredatta, ne felsefe, ne biyoloji. 

Sayıları azdı İmam-Hatip okullarının. İmam-Hatip okullarında ‘meslek dersi’ olarak kabul edilen dini dersleri seçkin hocalar veriyordu. 

O yıllarda az sayıdaki okula mevcut kaliteli insan kaynağı yetiyordu. 

Öğrencileri, genellikle yoksul köylü veya kasabalı ailelerin çocuklarıydı. 

İmam-Hatip’e girmek isteyen gençlerin çoğu, yörelerindeki kurslardan ya da evlerinde ücretsiz ders veren hocalardan hafızlığını yapmış, Arapça gramerini kamilen hıfz etmiş oluyordu. 

İmam-Hatip’ten mezun olan bir genç, imam-hatip olarak bir yere atandığında mesleki açıdan göz dolduruyordu. 

Okul, gerçekten, imam-hatiplik, vaizlik, murakıplık gibi ‘vazife’lere personel yetiştiriyordu. 

Kendine ait bir dünyası vardı İmam-Hatiplerin. 

Dinle, diyanetle, camiyle, cemaatle ilgisi olmayan insanlar onların dünyasından haberdar değildi. 

İmam-hatipliler de kendi dışlarındaki dünya hakkında çok bilgili sayılmazdı. 

İmam-Hatip mezunlarına üniversite kapılarının açılması bu durumu bir ölçüde değiştirdi. 

Bu dönem tam da bizim kuşağın lise çağına geldiği 70’li yıllara rastlar. 

Okulların sayısı artarken öğrenci kalitesinde ve okulların verdiği eğitimin kalitesinde fark edilir bir düşüş oldu. 

Sınıflarda bir tane, bazen 2 tane hafız öğrenci oluyordu hala. 

Buna karşılık, Kur’an-ı Kerim’i yüzünden okumakta zorlanan öğrenciler de vardı. 

Öğrencilerin bir kısmı mesleğin içinde kalıyordu. Ama önemli bir kısmı  üniversiteyi hedefliyordu.

Mesleki eksiklik, sanki politik motivasyonla telafi ediliyordu. 

Zamanla bürokraside İmam-Hatip kökenli bir kuşak oluştu ve bu kuşak siyasette de az çok temsil edildi. 

Hayatın daha içindeydiler. 

Onların dünyadan haberi vardı eskisine göre, ama dünyanın onlardan haberi yoktu. 

Ya da şöyle diyelim. 

Okulun adı İmam-Hatip. 

Herhalde imam yetiştiriyordur. 

Öyleyse, aa eyli ala ula ap up okuyorlardır, başka ne okusunlar? 

Aaa eyli ala ula ap up okuyup bürokrasiye giriyorsun, makam mevki işgal ediyorsun. 

Olacak iş mi bu? 

Böyle bir cehalet vardı, daha çok sol kesimde, daha az merkez sağda. 

Bilhassa solda fazilet sayılan, demirbaş gibi her durumda muhafaza edilen bir şeydi bu cehalet. 

Son dönemde, İmam-Hatip okulları mebzul hale geldi. 

Okulların eğitim kalitesi biraz daha düştü. 

Politik bilinç, politik motivasyon ise eskiye nispetle bahse değmez. 

İmam-Hatipliler bile emin değil, acaba çoğalınca iyi mi oldu kötü mü? 

Buna rağmen, toplumun bir tarafında İmam-Hatip okulları hakkındaki o cehalet devam etti. 

Bir cehalet, bir de artık sola, sağa, her tarafa bulaşan cehaletten daha fena bir maraz. 

‘Söz’ dediğimiz şeyin yalama olması. 

Birini suçluyorum. 

Bir bilgiye sahip miyim? 

Hiç önemli değil. 

Suçlamak işime geliyor mu ona bakarım. 

Bir fikri savunuyorum. 

Doğruluğundan emin miyim? 

Hiç önemli değil. Savunmak işime yarıyor mu ona bakarım. 

Siyasi tartışmalar, ihanet, alçaklık, hainlik, sapıklık söylemleriyle dolup taşıyor. 

Aslı var mı? 

Hiç önemli değil. Arkan ne kadar kuvvetliyse o kadar sallayabilirsin. 

Zayıfsa da salla, piyasa kaldırıyor. 

Erol Mütercimler eskilerin tabiriyle hayli tetebbuatı olan bir yazar. 

Karşıdan bakınca, biraz kulak verince konuştuğunun bilincinde olan biri izlenimi veriyor. 

Buna rağmen kapıldı kendi mahallesinin rüzgarına. 

Ne galiz, ne şuursuzca suçlamaydı o? 

Demek ki okuyup yazmakla da düzelmiyor bazı arızalar.

Karar Gazetesinin 11.09.2020 tarihli yazısının iktibasıdır.



YAZARLAR