Prof. Mustafa Çağrıcı


DİN-AKIL-HOŞGÖRÜ

DİN-AKIL-HOŞGÖRÜ


4 . yüzyılın başlarında Hıristiyanlık Avrupa’da resmî meşruiyet kazanıp zamanla kilise kurumu mutlak dinî-siyasal otorite haline gelince, Avrupa bin yıldan fazla süren korkunç bir hoşgörüsüzlük karanlığına gömüldü.

15. yüzyıldan itibaren Rönesans ve Reform hareketleriyle birlikte, bilim ve düşünce insanlarının verdiği mücadele ve bu mücadele ruhunun zamanla halk kitlelerine de yayılması sayesinde o dünyada bu karanlık gittikçe dağılmaya, bilim ve düşüncenin önündeki hoşgörüsüzlük engelleri kalkmaya başladı. 

Fakat aşağı yukarı aynı dönemlerde –belki biraz öncesinde- bu kez de o çağların parlak uygarlık ve hoşgörü coğrafyası olan İslam dünyası, yine din adına açılan ve gittikçe kararan bir hoşgörüsüzlük tüneline girdi. 19. yüzyıl ortalarından itibaren araya başka bazı ideolojik hoşgörüsüzlükler girse de Müslüman toplumların çoğunda din adına hoşgörüsüzlük halen sürmektedir. 

Bu, insanlık için de Müslüman dünya için de hatta bizatihi dinin kendisi için de -belirttiğim gibi- toplumların, medeniyetlerin yüzlerce yılını karanlığa boğmuş büyük bir sorundur ve aslında bu sorunun nedenini kavramak da o kadar zor değildir. Kavramayı zorlaştıran şey, kavramanın öznesi olan insan aklının reddi ve esasında aklın müzakere etmesi, tartışması, çözmesi gereken meseleleri çözme sorumluluğunun dine yüklenmesi, böylece hem akla hem de dine haksızlık edilmesidir. 

***

Denildiği gibi “insan metafizik hayvandır”. Bütün tarihi boyunca gördüğümüz gibi insan maddi dünyayı tanımakla, bedensel taleplerini karşılamakla yetinmiyor. Hayatının, dünyanın, evrenin anlamını, kendisinin ve varlığın geleceğinin sırrını çözmeye uğraşıyor ama bunun için aklının yetmediğini görüyor. Bu işi akla yüklemek –Gazâlî’nin gayet açıklıkla belirttiği gibi- ona altından kalkamayacağı bir görev vermek olur ki, bu haksızlıktır; çünkü aklın işi bu değildir. 

Ama aklın üstesinden geleceği işleri dine yüklemek de haksızlıktır; çünkü dinin işi bu değildir. Nitekim Ortaçağ boyunca Hıristiyan dünyada, sonraki asırlarda İslam dünyasında dünyevi meselelerin çözümü dinden beklendiğinde meseleler –çözülmek şöyle dursun- daha da ağırlaştıysa, suçlu din değil, aklın ve bilimin yapması gerekenleri dine yükleyen din âlimleri ve onların peşine takılan toplumlardır. 

Din, aklın ve bilginin yetmediği yerde insanın elinden tutar ve ona ‘en yüce gerçeği’, ‘en üstün iyiyi’ gösterir. Varlığını, hayatını, kendisiyle ve canlı-cansız çevresiyle ilişkilerini O’nun onaylayıp memnun olacağına ve kendisini aklayacağına inandığı şekilde sürdürmesini, bu suretle varlığını ve hayatını anlamlı kılmasını ister. Velhasıl din insanın hem metafizik hem ahlâkî arayışına yeri doldurulamaz bir cevaptır. Bunun ötesinde, aziz Kur’an’da buyrulduğu gibi, “Dileyen inansın, dileyen reddetsin”.  

***

Ama bir erdem var ki, o hem dinin hem aklın buyruğudur. O erdem ‘hoşgörü’dür. Asırlardan beri dünyanın ve halen İslam toplumlarının başlıca dinî, toplumsal ve siyasi sorunlarından birinin, hatta başka birçok sorunun da nedeninin hoşgörüsüzlük olduğunu söylemeliyiz. 

Onayladığım bir şeye karşı gösterdiğim saygıya hoşgörü demek saçmadır. Hoşgörü, onaylamadığım ama iyi niyete dayalı düşünce, inanç ve uygulamayla ilgilidir. Ayrıca doğruyu bulabilmemiz için yanlış olma ihtimalini göze almalıyız. Bu yanlış bilimle de dinle de ilgili olabilir. İnsan zihninin ve emeğinin ürünü olan bütün iyi fikirlere, projelere, keşiflere, icatlara, ürünlere… bakarsak, hepsinin arkasında biraz da yanlış fikirler, tasarımlar, tecrübeler vs. görürüz. Böyle yanlışları yapanlara hoşgörülü davranan, bunu bir kültür haline getirebilmiş toplumlar günün sonunda başarılı olmuş, gelişmiş, nihayet dünyayı yönetir hale gelmişlerdir. Her yeni fikri, her yeni tasavvur ve tasarımı din, gelenek, kültür, ideoloji vs. adına karalayan, düşman bilen ve gördüğü yerde başını ezenlerse, hoşgörüsüzlüğü oranında gerilere düşmüşlerdir.

Tecrübeler gösteriyor ki, bir toplumda hoşgörü kültürü gelişmemişse, orada herkesin derdi kendisi gibi olmayana deli gömleği giydirmektir. Fakat -çoğu zaman- bugün güçlü oldukları için bu gömleği başkalarına giydirenler, yarın aynı gömleği kendi kollarında buluyorlar.

Karar Gazetesi 02 Eylül 2020 tarihli yazısının iktibasıdır.



YAZARLAR