Berat Demirci


DEVLET A.Ş. YAHUT ÜST KURULLAR

DEVLET A.Ş. YAHUT ÜST KURULLAR


Belediyeler profesyonelleşti(!), bazıları kendi içinde AŞ kurdular, bazıları önemli bazı kalemleri özel şirketlere devrettiler. Şuraya başvur, şunu getir, bunu götür mühim enerji sarfı sayılabilir; halkımıza feda olsun. Kibar ve taksimatlı “akçeli hürmet” ve arsa-emlak mekanizması ise hiçbir zaman durmadı. İşleyişi çıplak gözle görülür ama dile getirildiğinde delil sorarlar, oysa delil olmaz bu işlerde. Hürmet gösteren ise yüksek ihtimal usulsüz iş için hürmet eder; bir nevi “imza parası” olarak arz-ı hürmet eder. Ses çıkarmaz çünkü ilişkilerde devamlılık vardır; iş raconu bunu gerektirir. Bir tanıdığım inşaat ruhsatı için verdiği miktarı söylemişti, alan “bereket versin, kurban pazarına gideceğim!” demiş. Yadırgamadım; kurban ayrı iş, o iş ayrı iş. 
Belediyelere siyasi yerler derler ya, bir de o boyutu var. Partili zenginleri, inşaatçıları, esnafı memnun etmek gerekir; işin ucunda oy vardır. Dış cephede “iktidar söylemi” her hangi bir ideoloji ve davaya bağlanabilir ama bu “tortular” eylemine ve eyleyene göre değişik meşruiyet alanları açmak için vicdansızca kullanılmaktadır. Belediyelerin her sene yaptığı yolların ve kaldırımların neden gerektiğini anlayamayız, çok teknik bir iş olmalı. Genişlet-daralt, çek-uzat, sök-yap işleri hep bizim rahatımız içindir. Modern matematik okumadım ama küçük ölçekli bir kentin ana yolları bellidir. Bu yollar münavebeli olarak altın döşenseydi, maliyeti bize daha az olurdu. Şaka, altın dayanmaz; asfalt yerine parke taş döşeseydiniz, Babıâli yokuşu gibi meselâ… Belediyeci olarak yetişen hiçbir belediye başkanı tanımadım, servet sahibi olmadan ayrılanı da çok azdır. Bağımsız harcama imkânı verir, kitabına uydurmak ileri bir teknik kazanmıştır. 
Benzer durumlar üniversiteler için de geçerlidir. On yıllardır belediyeci olarak yetişmiş, kendiniz hazırlamış bir belediye başkanı tanımadığım gibi, eğitimi dert edinen rektör de görmedim ama çoğunluğu iyi kazanıyor. Aman efendim, nasıl olur? Olmuş bile, eğitimdeki başarısızlıkların temel sorumluları; öğrenci yahut başını eğip dersten derse koşan, geçim kaygısını üzerinden atamamış öğretim üyeleri değil herhalde. 12 Eylül ürünü olan YÖK yapısı on yıllardır muhafaza edilmiş, sadece el değiştirmiştir. Darbeciler, bu kurumu düzenlerken, yönetenlerin kendilerine uygun zihniyet taşımasının dışında bir nitelik aramamışlardır. Kampus arazilerine işyeri açmak, vakfa bağlamak vs. iki dudağın arasındadır. Döner sermayeli makamlar, kadro kotarma işleri yöneticiler için ve bizzat devletin verdiği imkânlardır. Nakdi miktar ve makam karşılığında iktidar gücü koridorlarda temsil edilir; amirler adına soruşturmacılık ve muhbirlik çarkı döndürmeye yarayan alenileşmiş bir mübadele biçimidir. Bazen koca adamların üç kuruş, bir koltuk uğruna neler yaptığını ikrah ede ede seyredersiniz. Bir doyum noktası olmadığı gibi, yöneticiler icraata yönelik eleştirileri ideolojilerine karşı bir tavır olarak değerlendirme ve o şekil algı oluşturma yolunu seçerler.
Diğer kurumlar farklı mı? Hayır. Kurum zaten iş yapmak için değil; “yönetmek için”dir, yönetmeyi de çok iyi bilirler. Bu açıdan beşeri malzememizin üstün bir yönetme yeteneğine sahip olduğunu net olarak söyleyebiliriz. Kariyeri lise olan bir adamı bile, kariyer şartı olan bir işe koşun; acemiliğini bir günde atar, usta yönetici olur. Usta yönetici ise makam aracının en kralını, mobilya aksanının en cafcaflısını vs. hangi yollarla edineceğini pekiyi bilir. Bu arada sofra dostlukları, al gülüm ver gülümler, “Sayınlar Sosyetesi” ile nezaketli muaşeret alır başını gider. Bir halk vardı ama ne işe yarardı akla bile gelmez olur. Bu kadar değildir elbette, ben mübalağa ettim(!). İstisna olayları büyük havadismiş gibi yazmış da olabilirim. “Kim denetleyecek?” sorusuna cevap bulunamadığının altını da çizeyim. Halk en iyi cevaptır. Ama halka bu çeşit bir demokrasi uygulamasında yer yoktur; yukarıda halkın temsilcileri, aşağıda mahalli uzantıları ve sahte STK’lar vardır. Onlar da halkı değil, devlet çarkını temsil ederler; çoğu seçilmiş görünümlü atanmışlardır. 
“Halk bizi seçti!” gerekçesi, iktidar uygulamalarını meşrulaştırır ama ahlakîleştirmez. Bir daha seçebilir ve yönetim, aynı zihniyet çerçevesinde tekrar ederek devam eder. Seçmenin önünde dört seçenekli bir test yoktur. Devletin verdiği imkânları harcama yetkisini plansız, programsız bir şekilde kullanan, çıkar paylaşımının yönetimi olma işlevi dışında başka bir vizyona işaret etmeyen uygulamalar: temelinde kadro sorunu değil; zihniyet sorunudur. Meşhur bir STK önderine, karşılıklı ilişkileri olan bir büyük devlet kurumunun israf çetelesini sunmuştum. “Devlet bu harcama yetkisini vermişse, ortada problem yok!” cevabını aldım. Dinin bir katma değer ürünü olarak bu kadar ucuza gitmesi, “dindar” hakkında genel kanaatleri çok ciddi olarak sarsmıştır. Dindar yöneticilere, bürokratlara azalan itimat, dini birleştirici kuvvetini zayıflatmıştır. Dinin günlük hayatımızı tanzimde ve muaşeretimizdeki yerinin alt üst olması büyük kayıptır. Hayata ve hayat sonrasına anlam kazandıran yegâne unsurun, dindar vasfında kuşku ve güvensizlik yaratan bir özellik haline gelmesini hak ettiğimizi zannetmiyorum.
Yüksek politikalarınız, diplomasiniz vs. sizin olsun. Halkın dağ gibi biriken dertlerini, günlük hayatı çekilmez kılan problemlerini çözün yeter. Bir devletin tek görevi halka hizmettir. İbn-i Haldun’a göre devletin varlığını zorunlu ve meşru kılan ölçü, “İnsanı insanın şerrinden korumak!” imiş. Sağlam bir siyaset anlayışı sunmuyor mu? Devlet, halka hizmet görevini yerine getirirken, bütün unsurlarıyla bu ölçüye de uymalı. Devlet, halkını yönetici zümrelerin insafına bırakamaz. Yönetilmekten yana şikâyet edersek nankörlük olur. Her şeyimizi yöneten ve bundan zevk alan kurumlarımız var. 
Giderilmek bir yana üst üste biriken dertler ve azmanlaşan israf çarkı ise çekilmez sınırlara ulaşmıştır.  “Üst kurul” uygulamaları, sadelikten ve realiteden uzak bir duruşun vardığı en anlamsız noktadır. Bazı mühim işlerin anonim şirketlere devrinin, nasıl rant kaynağı ve “kayırmacılık” ürettiğini belediyeler ve STK unvanlı çıkar gruplarından zaten tecrübe etmiştik. Ekonomik açıdan, %10’luk alt gelir seviyesindekilerle, üst gelir sahipleri arasındaki fark süratle artarken; devletle halk arasındaki makas da açılmaktadır.