Yusuf Ziya Cömert


Dal ayrılınca gülünden

Dal ayrılınca gülünden


Babamı kabre koydum. 9 sene önce Anneciğimi bıraktığımız Potlar Köyü mezarlığındaki kabrin hemen yanına.

Bu, bir oğul için ne kadar ağır bir görev. Yanımda kardeşim Berat var. Bir kişi daha, Niyazi Amcamın Recep mi? Muhammet amcamın İsmail mi? Dayım İsmail mi?

Bizim akrabada İsmail çok, çocuklar babam gibi olsun, okusun diye…

Babamı kabre koymak… Bir oğul için çok ağır, fakat en çok bir oğula münasip düşecek kadar hususi bir görev.

Kabrin dibi ıslak, çamur. Beyaz, kireçli bir toprak. Hava serince.

Vah benim az bir soğukta üşüyen, yatağa bile patikle yatan, acı biberi uzaktan gördüğünde öksürmeye başlayan cancağızı tatlı babam!

Bağını çözüyorum, bırakıyorum. Beratçığım da babamın ayak tarafında üzerine düşeni yapıyor.

Birisi “Sol yanına toprak at, sol yanına toprak at” diye üsteliyor.

Niyeti güzel aslında. Gelenek öyle. Babanın sırtının altını toprakla beslersen cephesi kıbleye dönmüş olur.

Ya kıyamet günü diriltilir diriltilmez Kabe’ye yönelsinler diye ayakları kıbleye dönük gömülenler?

Çok bilmek de iyi değil!

Bir taraftan teferruat. Bir taraftan da insan uğraşıyor işte, ölene faydası yok da sağ olanı meşgul ediyor.

Babam hep kıbleye dönük yaşadı. Sadece kıldığı namazı için söylemiyorum bunu. Temiz yaşadı. Haksızlık etmedi. Kötülere bile kötülük düşünmedi.

Burada nasıl yattığı fark eder mi?

“Hayatı boyunca düzgün durdu bu adam, fazla üsteleme” dedim beni uyaran arkadaşa.

Babamla ilgili hafızamdaki en eski görüntü. Biz köyde Mehmet Ali dedemin yanındayız. Babam İstanbul’da okuyor. Ben iki yaşında ya varım ya yokum. Bir gün geldi babam.

Dedemin yaptığı ufacık evin kirişinin altından geçerken başını eğiyor. Bir tek onun, başını eğmesi gerekiyor.

Demek ki herkesten büyük o…

Sonra vazife aldı, Davut Paşa Camii’nde müezzin kayyumluk. Bizi de İstanbul’a götürdü.

Babam okuyor, ‘vazife’ yapıyor, annemi, beni ve kız kardeşim Ayşenur’u daha sonra da Canan’ı geçindiriyor. Üç çocuklu bir talebe.

“Elli lira bir haftada bitiyor” dediğini hatırlıyorum. Zannediyorum o sıralar maaşı 180 liradan biraz fazla.

Babam Fındıklı’ya Yüksek İslam Enstitüsü’ne gitmek için evden çıkarken ben önlüğümü giyip Hekimoğlu Ali Paşa İlkokuluna gidiyorum.

Babam İstanbul İmam-Hatip’in “İsmail Abi”si. Hocalar arasında da babama “İsmail Abi” diyenler oluyor, herkes ‘abi’ dediği için.

Babam her şeyi eve geldiğinde anlatırdı. Kimi gördüyse ne konuştuysa ne duyduysa…

Belki o yüzden, babamların kuşağı bizim kuşağımızdan daha çok baba.

Babamın bizi okutmaları… Hani eskiler “Sübhaneke’yi bir ayda geçemezdik” derlerdi ya.

Önüne diz çöktüm. Bismillahirrahmanirrahim.

Ne kadar işçilik varmış Besmele’de… B’nin üstünde duracaksın, dudakların birbirine iyice değecek. Sin’i akıtacaksın. Mim’i göstereceksin, Ra’ları, Ha’ları düzgün çıkaracaksın.

Bir tarafı düzeltirken öteki taraf bozuluyor. Ama sonunda geçtim, sübhaneke, ettehiyyatü, elemterekeyfe’den aşağısı, en sonunda vedduha’dan aşağısı.

Babamın Yüksek İslam Enstitüsü’ndan yeni mezun olduğu günlerde… “Şu okul bittikten sonra hiç olmazsa bir on sene yaşamadan ölürsem Münker-Nekir’in suallerine cevap vermeyeceğim” demesini de şu anda tebessümle hatırlıyorum.

Ne çok hatıramız var babamla… Belki yazarım bir ara.

Babam yazmıştı. Benim şu dünyada yaptığım güzel işlerden biri babamı hatıralarını yazmaya teşvik etmek, yazınca da basımına yardımcı olmaktır. (İsmail Cömert, Hayat Defteri, Kitabevi Yayınları.)

Annemiz, babamız yok. Betül kardeşim öyle diyor.

Ne anneler günü… Ne de babamın her anneler gününde “babalar günü ne zaman?” sorusuyla hatırlattığı babalar günü.

Ben, Ayşenur, Canan, Berat, Betül.

Babam hepimizden razıydı diye teselli buluyorum.

Çok acı… Baba’yı toprağa bırakmak. Babayı, anneyi, dostu…

Neden öyle?

Varlığımız birbirimizle irtibatlı. Oğullarımız, kızlarımız, kardeşlerimiz, birbirimizin devamı.

Hepsiyle birlikte mevcuduz. Aynı mevcudiyetin uzantılarıyız. Birimiz sökülüp alınınca, bedenin bir azasının canlı canlı koparılması gibi…

Gülün dalından koparılması gibi.

Acıyor. Kanıyor.

O yüzden, annemiz babamız göçünce dünyadan ellerimiz, kalplerimiz koparılmış gibi acıyor.

Kopan yerin yarası iyileşinceye kadar ateş gibi yanıyor.