Yusuf Ziya Cömert


Çoklu barocu, tekli barocu

Çoklu barocu, tekli barocu


 

Avukatlığın Avrupa’daki tarihi bizdekinden epeyce eski. Eski Yunan’da Demosthenes, Roma’da büyük hatip Çiçero kudeması olarak kabul edilirler.
(Tuhaf. İkisinin de kekeme olduğu söylenir. İkisinin de kekemeliklerini ağızlarına çakıl taşı koyup yüksek sesle konuşma temrinleri yaparak sonunda büyük hatipler olmayı başardıkları anlatılır.)
Demosthenes’ten, Çiçero’dan başlayan bir tarihçe avukatlık mesleğine bir prestij sağlıyor mutlaka.
Bizde de var, avukatlığa benzeyen uygulamalar. Normal şartlarda maznunlar kendilerini savunuyorlar. Ama maznun yani sanık gıyabında yargılanıyorsa kadılar ona bir vekil tayin ediyorlar.
Sonraları müdafaa vekilliği gibi kavramlar gelişmiş.
Yine de hukuk tarihimizde avukatlığa en çok benzetilen meslek arzuhalcilik.
Belki de tarihsel geçmişlerine iliştirdiğimiz ‘arzuhalcilik’ sebebiyle, bizde, hakim ve savcılardan sonra, yargının üçüncü unsuru olarak görülüyorlar.
Vazifesi adalet tevzii olan hakim, gerçekten bağımsızsa, kimseden talimat almıyorsa, hukuka ve vicdanının sesine göre karar veriyorsa, mahkemenin ‘reisi’ olarak anılmaya müstahaktır.
Savcı, eski tabirle müddei-i umumi. Umumun iddiacısı. Kamu adına, kamunun hakkını savunuyor.
Bu işi yaparken kamuyu, yani halkın hakkını gözetiyorsa, talimatla, kuru gürültüyle çalışmıyorsa, savcılık da saygın bir makam.
Avukatlık da, sanığın veya ithama maruz kalan özel veya tüzel kişiliğin zulme uğramaması, hakkının korunması için mücadele etmesi dolayısıyla savcılık kadar saygındır.
Öyle midir?
Devlet nezdinde gördüğü muamele hiç de öyle değil.
Mahkemelerde, hakim ve savcı ev sahibi, avukat ise hariçten gazel okuyor.
Sanki hakim savcı adaleti, avukat suçu temsil ediyor!
Duruşma salonlarının tasarımı buna göre yapılmış ve o tasarım hepimizin zihnini etkiliyor.
(Ya oradaki -tabir caizse- ‘marangozluk’ zihinleri etkiliyor, ya da zihniyetler oradaki marangozluğu...)
Bu anlattığım, ‘savunma’nın temel meselelerinden biridir. Ama nedense, avukatlar işin bu tarafıyla çok az ilgileniyor.
Hükümetin çoklu baro tasarısı daha büyük bir alaka uyandırıyor.
Avukatlar, en azından avukatların bir kısmı çoklu baroya direniyor.
Heyecan yüksek.
Eğer tasarı geçerse İstanbul, Ankara ve İzmir’de 2 bin imza toplayan kendisine bir baro kurabilecek.
Endişeler var. Ya hakimler, avukatın hangi baroya mensup olduğuna bakarak karar verirse...
Sağcı baro, solcu baro, bizim baro, onların barosu, çok şık çağrışımlar yapmıyor.
‘İyi baro’lar ve ‘kötü baro’lar...
Devletin çok sevdiği ve az sevdiği barolar...
Gerçi barolar çoklu olmayınca da sorun var.
Yargıdan, yargının işleyişinden, sistemin içindekiler dahil kimse memnun değil.
Demiştim ya, adalet tanrıçası Themis’in gözleri bağlı, ama kulakları işitiyor.
Çoklu baro tasarısı, direnmeye değer mi?
Değebilir.
Sonuç alınamasa da, bir tezi müdafaa için mücadele etmek anlamlıdır.
Bir taraf direnirken, diğer taraf cansiperane savunuyor. 
Mevcut baro düzenindeki temsil hakkaniyetli değil. 50 bin avukat var ama baro 8 bin avukatın oyuyla seçiliyor.
Seçimi kaybeden avukat grupları baro yönetiminde hiç temsil edilmiyor.
Doğrudur. 
İstenirse bulunur bunların çözümü.
Seçim sistemindeki bazı ıslahatlar temsil eksikliğinin giderilmesine yardımcı olabilir.
Tamam da... Ankara Barosu Diyanet İşleri Başkanı’nın hutbesini neden eleştirdi?
Eleştiri sorun olmayabilirdi, eğer ‘hukuk’ kavramıyla mütenasip bir dil kullansaydı.
Çoklu baro olunca düzelecek mi bu sorun?
Yook.
Belki bir baro, Diyanet İşleri Başkanı’nın sözünü mütecaviz bir üslupla tenkit ederken, bir başka baro da Diyaneti tasvip eden bir açıklama yayınlayacak.
Varmak istediğimiz yer burasıysa, hayırlı olsun.
Vardık sayılır. Birkaç güne kadar kanun çıkar.
Yargı sisteminin temel meseleleri ne olacak?
Adalet, bağımsızlık, tarafsızlık, vicdan, cüzdan?
Onlar şimdi bize lazım değil.
Karar Gazetesi 08 Temmuz 2020 tarihli yazısının iktibasıdır.
 



YAZARLAR