Aziz Erdoğan


CANIMIN İÇİ SİVAS

CANIMIN İÇİ SİVAS


Şehirlerin sultanısın sen Sivas. Sanatın, kültürün, edebiyatın membaısın. Sızır şelalesi bülbül sesindir. Divriği Ulucami’nle mimaride, sanatta zirvesin. Güründe, Gökpınar’da gökyüzünü serensin ayaklarına ziyaretçilerinin. Şarkışla’da kara toprağı candan dost bilen bülbül sesli Veysel’sin. Sen şairler otağı, âşıkların yurdusun. Gürlevik kadar engin, Tecer gibi taş bağırlısın. Mereküm’den enginlere bakarsın. Türkü olur yüreğimi yakarsın.
“Açtı m’ola şu Sivas’ın gülü yaprağı
Çekti bizi bu ellerin suyu toprağı.”
Sivas bir hülyadır gurbet illerde. Yokluğu hep sızı gönüllerde. Türkü olur gece gündüz dillerde. Yağmur olur ruhlarımız dinlenir. Halayı var gamlı gönül şenlenir.
“İstemem evimden gurbete çıkmak  
Beni diyar diyar gezdiren vardır
Kimi deli diyor, kimisi ahmak  
Derdimi deftere yazdıran vardır.”
Sivas’ı anlamayan gurbeti tanıyamaz. Bu şehir buram buram hasret kokar. Kim ister evini bırakıp karlı dağların ardına gitmek, kim arzu eder yardan, eşten dosttan ayrılmak. Kolay mı sandın senden ayrılmak kara toprak. Yıllardır dost diye sarılığımız bu toprağın karnını kürekle bel ile yardık durduk. Yüzünü tırnağımızla elimizle yırttık. Çocukluğumuzu ektik, her taşına bir hatıra gizledik,  her ağacına sevgimizi astık. Dostlarımızı bağrımıza bastık, gurbeti azık yaptık kendimize. Yılarca Almanyalarda, İstanbullarda ucu yanık bir mektubu en gizli köşemizde sakladık durduk.  Olmadı gönlümüzden taşanı sazın teline vurduk. Gurbet ilde bir hal gelse de başımıza, ağlama gözlerim Mevla kerimdir, diyerek memleket hasretiyle döndün işimize.
“Yeni mektup aldım gül yüzlü yardan,  
Gözetme yolları gel diye yazmış.  
Sivr(i) alan köyünden bizim diyardan,  
Dağlar mor menevşe gül diye yazmış.”
Sivas insanı, Kızılırmak gibi baharla coşar. Memleket tüttü burnumuzda. Anamızın ayran aşı sızlattı burnumuzun direği, dağ yamaçlarında yetişen nergisi özledik. Köyümüzün dağını, bir yerlerde bıraktığımız çocukluk çağımızı özledik. Kimseler bükemezdi ama gurbet büktü belimizi, kolumuzu. Unutmak mümkün mü Anadolumuzu.
“Yukarıtekkesi meşhur kalesi
Çifte Minaresi, Gök medresesi
Eski eserlerin bir numunesi
Tarihe eklenmiş dalı Sivas’ın.”
Sivas’ın ruhu vardır, sarıp sarmalar sizi. Paşa Fabrikası, Etem Bey Parkı, Tekke önünde sohbeti çayla birleştirip huzurun sesini duyarsınız. Kuş sesleri çocuk seslerine karışır, aşıkların sazına, ariflerin sözüne, dostluğun özüne yol alırsınız.  Sultan Şehrin her köşesinde Selçuklunun sanatı, Anadolu Selçuklunun ihtişamı, Osmanlı’nın izi vardır. Buruciye, Şifaiye Medresesi, Gök Medrese, Ulu Cami,  tarihe tanıklık eder. Divriği Ulu Cami taşı sanata dönüştürür.  Minareler ihtişamla göge doğru yükselir, gökyüzüne açılan eller, kara toprağı vatan kılanlara dua eder. Eğri köprü zarafetiyle Kızılırmak’ın boynunda hem ince hem incidir. Kurşunlu Hamamı nice yolcuyu, hancıyı, yerliyi, yabancıyı ak ve pak etmiştir. Her adımda tarihe tanıklık eden bir eser “dur yolcu” dercesine dikilir karşınıza.  
Sivas şirazesi aşk, sayfaları vefa kokan kitap şehirdir. Okumayı bilirseniz, kitap gibi açılır gönlü, bırakın o konuşsun, siz okuyun eşyayı, dinleyin kelamı kibarı, şairlerin otağını, türkülerin diyarını keşfe çıkın olmaz mı? Sivas şiirdir, türküdür, halaydır. Sivas yoksa türküler öksüzdür, yetimdir, kimsesizdir. Sivas insanı; sevincini, tasasını, yasını, neşesini türkülere nakşeder ilmek ilmek.  
“Çıkalım kaleye bir akşam üstü bir akşam üstü
Sen sivası seyret yar bende seni yar bende seni
Sanma deli gönül yar sana küstü, yar sana küstü
Sen Sivas’ı seyret yar bende seni yar bende seni…”
Sivas candır, Sivas candandır. Sivas’ta insanlar ahşap evler gibidir. Dışardan biraz dökük, biraz hoyrat biraz da yalnız. Ancak içine girdiğinizde gördüğünüz insani zenginlik karşısında adeta mahcup olursunuz. Önyargılarınız utanca bırakır yerini. Gönlüne misafir olduğunuzda size oturtacak bulamaz köşk bulur körpe yüreğinde.  
Sivaslı cömerttir. Yemeye ekmeği bulunmayan insan lokmasını paylaşır sizinle. Hele bir de ağzını doldurarak “Gel gardaş, kelle kırdırıyım, etli ekmek döktürüyüm, ayakkabını boyatıyım, hamama götürüyüm.” deyişi var ya ucundan yanmış mum gibi sizi bitirir an be an.
“Bir tarafı Kardaşlar’ın eteği
Orda vardır erenlerin otağı
Gaziler diyarı, yiğit yatağı
Çeliktir bükülmez kolu Sivas’ın…”  
Sivas yiğide harman, ere meydandır. Zalime korkudur, dostlara şandır. Nice bileği bükülmez, sırtı yere getirilmez yiğitler yetiştirmiştir. Ahmet Ayık, Hamza Yerlikaya, Taha Akgül bunlardan birkaçıdır.  
Sivas damağımızın tadı, ağzımızın lezzetidir. Bol tereyağlı hingelimiz var, yapımı sanattır, tadı da destan. Hele bir madımak çorbamız vardır, içenler bahtiyar içmeyen pişman. Katmeri kat kattır yemesen küser, bir  de etli ekmeği var burnumda tüter. Sivas köftesinin emsali yoktur, saymakla bitmeyen lezzeti çoktur.
“Bir yandan dağılır kahveler çaylar,
Bir taraftan yorumlanır olaylar,
Afyon sokağında bir çayhanedir.
Böyle gelir geçer haftalar aylar”  
Çerkezin kahvesi bir çayhaneden öte, şairlerin, yazarların, çizerlerin, söz ehlinin, arifanın meclisidir adeta. Kahveler hoş sohbetin bahanesi, irfan meclisinin şahanesidir. Sözü olan söyler. Arif olan anlar. Dile gelir destanlar. Nargile düşkünü, muhabbet pişkini, sevda taşkını buluşur. Çaylar gelir gider, zaman durur, nice dostluklar kurulur.  
“Ne kağıt ne kalem yazmaya yeter.
Sivas’ım her şeyin burnumda tüter.
Cumhuriyet kalbi burada atar.
Gardaş tut elimden gidek Sivas’a.”


 



YAZARLAR