Berat Demirci


BİR TANRI MİSAFİRİ

BİR TANRI MİSAFİRİ



Açık havada yatmayı, uykuya geçene kadar sırt üstü gökyüzünü seyretmeyi severim. O kadar da doyurucu bir uykusu vardır ki, seher vaktini ıskalama ihtimaliniz olamaz. Zor artık. Yaşamaya mahkum olduğumuz habitat ne buna rıza gösterir ne bende artık o zindelik var. Mevsim imkân verdiğinde pencereyi açık bırakıyor, bir miktar mazot katkılı yayla havası teneffüs edebiliyorum. Kör noktalardan mürekkep bir kentte bu kadarcık kalmak koyuyor ama yapacak bir şey de dönüşü de yok. Şeş cihete açık olmak, sesleri dinlemek ayrı bir fen ister, başka bir derstir.
Gecenin ortasında uyandım, bir tıkırtı işittim, kulak kesildim; devamı gelmedi. Kulağım seslendi dedim, kalkıp kolaçan etmeye de üşendim. Sabaha durduğumda bir şey yoktu, çalışma odasına geçtim ve bir müddet rutinlerimle halleştim. Mahmurluk çöktü ve tekrar yastığa koydum başımı. Yarım uyku hali… Tıkırtı yine geldi, tamam dedim fare girmiş yine açık pencereden; bir defa daha olmuştu. Hesabını ver şimdi, sabah sabah seyreyle evlik hallerini. Pencereyi taammüden açık tutan benim çünkü.
Güneş doğdu, kuşlar cıvıldaşmaya başladı. Tıkırtı yine geldi. İçimden, fareyse bu saate icraat göstermez dedim ama başka ihtimal de aklıma gelmedi. Gözlerimi yine yumdum, birden bire bıyığımı bir şey didikledi ve kaçtı. Elimi bıyığıma götürdüm ve fena huylandım. Mecburen kalktım, ellerimi yumruk yapıp, ayaklarımı sarkıtarak oturdum. Tıkırtının faili tam karşımdaydı, rahlenin üstüne tünemiş, alıcı kuş gibi bana bakıyordu. Alıcı kuş gibi bakıyordu ve evet kuştu ama bir kiraz kuşu; daha doğrusu bir yavru kiraz kuşu…
Anne kuş yokken yuvadan düşmüş yahut uçmaya yeni başlamanın hevesiyle pencereden yanlışlıkla girmiş, çıkamayınca da gecelemiş olmalı. Kuş sesleri çoğalınca bizimki de haylanmıştı. Yavaşça kalktım, yakalayıp biraz sevip salmaktı niyetim. Bir çığlık bir çığlık, sanki etinden et kesiyorlar edepsizin. Can havliyle kendini sağa sola vurmaya başladı. Hanıma durumu özetledim ve bir tül istedim; hani şu düğünlerde arabalara takıyorlar ya onlardan. Yavrunun üzerine usturupluca attım, örselememeye çalışarak yakaladım. Cırnaklarını geçirdi, nasıl vahşi bilemezsiniz; zapt etmekte güçlük çektim. Parmağımı gagalamaya çalıştı, gıdığının altından usul usul sevdim yumuşadı ve kalbi sükunet buldu. Aklımdan ilkin su vermek, sonra beslemek filan geçti. İdmanlıyım o hususta; anasının başına ne geldiyse sahipsiz kalan bir yavru alıcı kuşu ağzımda ekmek ezerek beslemiştim nice zaman önce. Hızla geçti düşünceler ve hatıralar; en iyisi derhal salıvermekti.
Pencereden dışarı uzattığımda ciyak ciyak ötmeye başladı. Sonra çevreden ona mukabele eden kuş sesleri geldi. Açtım avucumu, bir sağa bir sola baktı ve beş metre ötedeki bahçe duvarına kondu. Bağırmaya devam ediyordu; yanına bir serçe kondu, dikkatle baktı ve tanımamış olmalı ki ayrıldı. Bir kiraz kuşu geldi, o da hemencecik havalandı. Az sonra bir başka kiraz kuşu sesi duydum, görüş alanımın dışındaydı ama bambaşka sesler veriyordu; bir hayli düet yaptılar. Israrlı kiraz kuşu nihayet gözüktü ve yakındaki bir dala kondu. Belli ki bu gelen ana kiraz kuşuydu ve yavrunun yanına yumuşacık indi. Aralarında ne geçti birbirlerine ne söylediler bilmiyorum; kavuşmuşlardı. Duvardan kalkıp bir dala yan yana kondular, sonra daldan dala sıçrayarak gözden kayboldular.
Tanrı misafiriydi, belki layığınca ağırlayamadım ama en azından geceyi sağ geçirmiş, salimen sabaha çıkmıştı. Umarım hoşnut kalmıştır. Mevzuyu misafirim kuş dili ve kiraz kuşu lisanıyla hikaye etseydi, bambaşka şeyler yazabilirdi.



YAZARLAR