D. Mehmet Doğan


Ayasofya ve Halife Ömer

Ayasofya ve Halife Ömer



Ayasofya’nın aslî kimliğine ircası, bütün dünyada yankılandı. 
Her din, topluluk, cemaat, gurup hatta şahıs konumuna göre tepki gösterdi. En aşırı tepkiler kendini Bizans’ın varisi olarak gören Yunanistan’dan geldi. Hatta Yunan kilisesi patriği: “Türkler Ayasofya’ya cami yapmaya cesaret edemezler” dedi. 
Ortoks Hıristiyanlık için Ayasofya önemli. Doğu Roma’nın dini, mezhebi Ortodoksluk’tu ve baş ibadethanesi Ayasofya idi. Bizans’ın düşmesine yakın batı (katolik) ve doğu (ortodoks) kiliselerinin birleşmesi yönünde Roma kilisesi tarafından baskı oluşturuldu. Hatta müşterek bir âyin icra edildi. Fakat doğu kilisesinin birçok rahibi bunu kabul etmedi. Fatih, İstanbul’u aldıktan sonra Ortodoks kilisesini himayesine almasa idi, Roma kilisesi Hıristiyanlığın tek hâkim mezhebi olacaktı. Fatih bu inanç sisteminin yaşamasını siyasetine uygun buldu ve ortodoks kilisesini himayesine aldı. Fatih çökmüş olan patrikhaneyi ihya etmese idi kim ne diyebilirdi? 
Katolik âlemi için Ayasofya’nın fazla önemi yok, çünkü onların kilisesi değil. Bu yüzden Papa, Ayasofya’nın camiliği kararlaştırıldıktan birkaç gün sonra açıklama yaptı. Üzüntüsünü beyan etti, böylece yasağı savdı! Daha hafif bir tepkiyi protestan kilisesi gösterdi. 
Gelelim âlemi İslâm’a…
Böyle bir âlem var mı? İslâm dünyası kendi âleminde! Bir tarafta petrol zengini Arap ülkeleri, refah içinde yüzüyor. Diğer tarafta yokluktan, açlıktan kırılan müslüman ülkeler…İşte ABD ile ve İsrail’le içli dışlı Arap yöneticileri Ayasofya’nın camiliğine itiraz ettiler. Hatta Ezher’in eski yöneticileri “kiliseme dokunma” mealinde açıklamalar yaptılar. 
Şimdiye kadar özetlediğimiz tepkiler dinî tepkiler. Hıristiyanlar “kilisemi müze olarak bari bırak” diyor, Müslüman görünümlüler ise “kiliseye dokunma” diyor. Bunun için dinî hüccetler getiriyor. Tabiî “namaza yaklaşma!” kabilinden. 
Halbuki Türkiye Ayasofya konusunda dinin delilleriyle konuşmuyor, hukukun gerektirdiğini yapıyor. Müstakil bir devlet olarak hükümranlık haklarını kullanıyor. 
Bu arada bizim “aydın” ve “Evropa, Amerika görmüş” müselmanlardan da bazı “insancıl” itirazlar yükseliyor. “Efendim, Hz. Ömer Kudüs’te ne yapmıştı?” 
Hz. Ömer, Kudüs Patriği, kilisede namaz kılabileceğini söylediği hâlde, sonra burayı cami yaparlar diye orada namaz kılmamıştı. Müthiş bir Müslümanlık ifadesi, insanlık gösterisi… Hz. Ömer doğrusunu yaptı, bugün de örnek alınması gerekir. Ben de bu mevzuda bilgin, bilge ve bilgiç müselmanlar gibi düşünüyorum. Ayasofya’ya dokunulmamalıydı!
Peki Kudüs nasıl fethedildi? 
İslâm ordusu Kudüs’ü kuşattı. Bütün kuşatmalarda olduğu gibi, bu kuşatmada da şehrin savaşsız teslim edilmesi istendi. Savaşsız alınan beldelerle harben alınan beldelerin hukuku farklıdır. Kudüs savaşsız teslimi kabul etti. Şartları, Halife’nin bizzat gelip şehri teslim alması idi.  Hz. Ömer, 638 yılında Kudüs'e geldi, Patrik Sophronios Hz. Ömer’e şehri gezdirdi. Patrik, Hz. Ömer'in namaz kılmak için yer göstermesini istemesi üzerine, halifeyi Kutsal Mezar Kilisesi'ne götürdü, ancak Hz. Ömer Müslümanların burayı daha sonra Hıristiyanların elinden alabilecekleri endişesi ile namazını avluda kıldı. Kudüs ahalisine aman verildi ve bir amanname imzalandı. Yani, “canınız, malınız bizim emanetimizdir” denildi. 
İstanbul kuşatmasında da yapılan aynıydı. “Savaşsız teslim olun, canınız, malınız, hukukunuz korunacaktır.”
Eğer Bizans’ın son “imparator”u bunu kabul etse idi, kendisine ve İstanbul ahalisine aman verilecekti, o zaman hiçbir şeye dokunulmayacaktı.
Ayasofya’ya dokunmak da sözkonusu olmayacaktı. 
Savaş yolu seçildi, savaş hukuku uygulandı. Fatih büyük âlicenaplık gösterdi. Askerleri tarafından esir alınan Bizans’ın önde gelenlerinin bedelini vererek azad etti. Başsız kalmış olan patrikliğin devamı için rahiplerin seçim yapmasını sağladı ve seçilen kişiyi asa ve taç vererek patrik ilan etti. Bu devrine göre büyük alicenaplık idi. Ondan yarım asır sonra İspanya’nın Katolik kral ve kraliçesi Endülüs’ü ele geçirdi.
Gırnata şehrinde kuşatma sürerken halkın canına, malına ve dinine dokunulmaması şartı ile şehrin teslimine karar verildi. Katolik ordusu şehre girdi. Gırnata halkı Ferdinand ve İsabella’nın verdikleri sözü tutacaklarını sandı. Bir süre sonra, Müslüman halkın medenî hakları kısıtlandı, merkezde oturanlar şehir dışına itildi veya kenar mahallelere göçe zorlandı, dışarıdan getirilen Hıristiyan aileler Müslümanların evlerine yerleştirildi. 1499’dan itibaren Müslüman halkı zorla Hıristiyanlaştırmaya yönelik faaliyetlere girişildi…Gırnata’da bir süre sonra Müslüman kalmadı!
İşte o yıllarda, İstanbul’un fethinden yüz yıl sonra şehrin nüfusu 480 bindi ve nüfusun % 58’i Müslüman, % 42’si gayrimüslimdi. 19. Asrın ortalarında 873’bin olan nüfusun % 44’ü Müslümandı. 1914’te nüfus 909 bin, %57’si Müslüman, %43’ü gayri müslimdi. Osmanlının diğer dinlere hoşgörüsü üzerine kimsenin söyleyeceği söz yok. Aynı dönemlerde hiçbir Avrupa şehrinde Müslüman nüfusun zerresi yoktu! 
Müslüman¬ların şehrin nüfusu içindeki oranı Cumhuriyet’ten sonra yükselmeye başladı 1927'de % 65 iken, 1935'te %70'e ve 1950'de %84'e yükseldi. İstanbul’da hâlâ çoğu Ortodoks olmak üzere Hıristiyanlar var. 1956’ya kadar ciddi bir Hıristiyan nüfus bulunuyordu. 6-7 Eylül olaylarından sonra, İstanbul Rumları göçtü. Rumların bugün İstanbul’da 62 kilisesi var, fakat nüfusları ancak birkaç bin kişi olarak tahmin ediliyor. Desek ki “Ayasofya’ya doldurun”. Bu mabedi dolduracak kadar Rum nüfusu yok!
Karar Gazetesi 20 Temmuz 2020 tarihli yazısının iktibasıdır.
 



YAZARLAR