Zekai Özdemir


Virüs Günlerimde Seyr-i Lamekan-Seyr-i Lazaman 17

Virüs Günlerimde Seyr-i Lamekan-Seyr-i Lazaman 17


Kültür modernleşmesi mi yoksa kültür zenginleşmesi mi? İkisinin tanımı ne? Aralarındaki mana farkı nedir? Çok güzel sorular bunlar. Zamanı geldikçe açıklamaya çalışacağım.
Bu sorulara cevap vermeden önce dini değerleri ve kültür değerlerini ayrıştırmak gerekir. Aynı milli kültüre sahip kişilerin farklı dine mensup olduğu gerçeğinden hareket edilirse bu ayrım son derece rasyonel durmaktadır. Bu anlamda dinin modernizesi veya zenginleştirilmesi kavramları da ayrıştırılmış olur.
(Türkiye’de Fikir Fukarası Münevverler zümresine çalışmayı genç akademisyenlere bırakıyorum.)
Terlik önünde eğileceğime potin önünde eğilirim diyen bir genç, aslında cenneti kaçırdığının farkında değil. Terlik annenin elinde, cennet annenin ayağında olur. Potin önünde eğilmek ise babanın otoritesine veya onun parasının gücüne eğilmek demektir. Tercihini şimdi iyi yap. Ya ahiret ya dünya.
Karantina evlerimizde uzaklara, çok uzaklara bakışı yaralı insanlar olduk sanki. 
Corona’nın günlerinin ahlaki aşağılamanın devrinin kapandığı bir toplumsal değişimin başlangıcı olacağı kanaati hasıl oldu bende. Ütopyada bile olsa için için sevindim. Soğuk ve bulutsuz Nisan günleri, sıcak ışınların gireceği Mayıs ayını bekliyoruz evlerimizde.
İnsan sevgisi bütün ilaçlardan daha tesirli, bunu da yaşadık ve anladık bu günlerde.
İzzetbegoviç’in bir tespiti aklıma geldi; “lider grup iradesini ve düşüncesini, halk ise büyük girişimin kalbini ve kanını temsil eder.” Çok etkileyici değil mi? Bu durumda kültür modernleşmesi değil kültürün zenginleşmesi kalbi ve kanı temiz tutarken toplumsal iradeye de temiz kanı pompalar. Kültürün modernleşmesinde hakim olan görüş aydın kitleyken zenginleşmesinde halk öne çıkmakta. Aydının kabullendiği ve topluma aktardığı değerleri halkın kabulü çok problem yaratırken halkın zenginleştirdiği değerleri azınlık konumundaki aydınların sahiplenmesi daha kolay olur. Bir örnek vermek gerekirse; ekmek tezgahına ayağını uzatarak oturan birine aydın (örneğin kasabanın kaymakamı) biri gelse, ekmek tezgahına ayak uzatılmaz, dese o kişi onu kaale almaz hatta, ukala adam, der. Ama kasabanın çobanı gelip söylese, o kişi, çoban kadar düşünemiyorum, der ve kendi kendini aşağılayarak bir daha o eylemi yapmaz. Aynısını işyerinde küfürlü konuşana kasabanın belediye başkanı, küfür dükkanının bedini bereketini kaçırır, dese o yine kabul etmez, ayakkabı boyacısı komşusu dese kabul eder. Bu neden böyledir? Çünkü halk aydının söylediği ile yaptığının aynı olmadığını bilir ve onlara inanmaz. Ancak çobanın ve ayakkabı boyacısının saf ve temiz kabine tüm iradesiyle inanır. Tabii ki buradaki örnek olaylarda zenginleşme veya modernleşme nerede diye sormak ilk akla gelen soru. Aydın, modern kabul edilen bir fikirle gelse halk aynı tepkiyi verirken halkın içinden biri halkın bilinmeyen bir değerini gün ışığına çıkardığı an halk kabul eder. Ayrıca halkın modern bir değeri getirmeyeceğini ifade etmek halkı küçük görmektir. Halkın içinden birinin modern kabul edilen bir kültürü halka anlatması aydının anlatmasından daha kolaydır. Bu anlamda tersi olsaydı ziraat mühendislerinin modern tarımı köylüye kabul ettirmesin zorluğu akla gelmeli. Ama o teknikleri köyde tek bir kişi kabul edip köy halkına anlatsa, köy halkı daha kolay ve daha pratik kabul eder. Bir örnek daha vermek gerekirse; (dedem anlatmıştı) köydeki bütün kavak ağaçlarının yaprak uçlarının baharda bile sarılaştığı görülmüş, ziraat mühendislerine sorulmuş, toprağa demir gübresi atın demişler. Atılmış, sonuç yok. Köyün yaşlısı ağaç gövdesine demir çivi çakın demiş. Köy halkı yapmış ve ağaçlar hastalıktan kurtulmuş. Ziraat mühendisleri modern tarımı söyleyerek tarımsal üretim kültürünü geliştirmek isterken tabii ki doğru yapmışlardır. Fakat halk kendi kültürünü kabul ederek ağacı kurtarmıştır. Şimdi problem nerede? Halkta mı aydında mı? Cevap her ikisi de, halkını tanımayan aydın, aydınına güvenmeyen halk. İşte bu iki zümrenin birbirine inancını sağlayacak değer ise dinle beslenen ahlaki eylem ve davranışlardır. Aydının dinle beslenen ahlaki davranışlarını halk görse ona bütün benliğiyle inanırdı. Aydın da halkın çivi çakma kültürünü bilmiş olsaydı ona demir gübresini kullanmasını farklı şekilde kabul ettirirdi. İşte modern kültür ve kültür zenginleşmesi arasındaki bu hassas fark, kılıçtan keskin, sıratı müstakimden incedir. Toplumu, insanını tanıyan aydın ile ona inanan halk köprüsü kurulduğunda kültür hem zenginleşir hem modern olur. Daha akademik ifade ile aydın-halk zıtlaşmasını önleyip irade-kalp uyumu sağlanırsa kültür zenginleşmesi hem sağlanır hem kültür değişimindeki zorluklar ortadan kalkar ve halk daha çabuk o kültürü benimser. Aksi takdirde aydın-halk arasındaki kopukluk veya makas gün geçtikçe artar. Türkiye bu süreci yaşadığı için halen kalkınma kavramını hayata geçirememiştir. Halkın sırtlanmadığı, sahiplenmediği her görüş, aydını halktan uzaklaştırır ve halkına yabancı bir zümre doğurur. Virüs günlerinde başta tıp aydını, diğer aydınların halkla uyum içinde olmaları bende bu fikirleri oluşturdu. Yalnız, aydınların dışarı çıkmayın demelerine rağmen çıkan halkı da bu kez aydınına yabancılaşan halk olarak almak gerekir. Yani halkına yabancılaşan aydın neyse aydınına yabancılaşan halk da odur. Yeni bir konu doğdu şu an; Halkına Yabancılaşan Aydın; Türkiye Örneği. Bu anlamda bu çalışmayla her şeyin suçlusu olarak aydını görmek de yanlışlanmış olacaktır. Kısacası kültür zenginleşmesini doğuran süreci yani değişimin dinamiklerini iyi yönetmek gerekir. Bir husus daha aklıma geldi. Niçin batıyı modern dünya olarak kabul ediyoruz? Bunun nedeni ne? Tarımsal gübreyi veya dijital eğitimi buldu ama değerlerini kaybettiği için mi batı modern yoksa biz tarımsal gübreyi veya dijital eğitimi bulamadığımız gibi değerlerimizi kaybettiğimiz için mi modern değiliz? Problem bu işte. Batı karşısında Anadolu’nun yenilgisini veya Anadolu karşısında batının yenilgisini ararken bu çerçeveden bakmak gerekir diye düşünüyorum. Yoruldum yine, saat; 12.42. Yatağımdan dahi çıkmadım. Yatağımın içi kitap dolu ve bir de doksan dokuzlu ateş taşlı tesbihim var. Ben koyun sayarak değil tesbih çekerek uyuyorum. Nasıl mı? Baş parmağımla orta parmağımın arasına tesbihi koyup işaret veya tetik çeken veya elif parmağımla tesbih tanelerini otomatik tabancanın tetiğini çeker gibi çekiyorum. Artık her tane çekiminde kalbim ne der onu da bilemem. Bilsem makamım olurdu. Halbuki benim makamatım yok, yatağım var. Hem de sımsıcak. Şimdi soruyorsunuz bu kadar ciddi konulardan sonra bu sululuk ne? Okuyucuyu dinlendirmek ve tekrar okumasını temin etmek için. Çünkü bir noktadan sonra okuyucu sıkılıyor (ben de öyle), arada bu tarz cümlelerle dersi anlatırken fıkra anlatıp derse öğrenciyi çekmeye çalışan bir üslup geliştirmiş oluyorum. Yani yazı yönteminde bir yöntem, okuyucuyu rahatlatan, dinlenme, nefes alma imkanı veren bir yöntem. Bence güzel bir yöntem. Bu da bir yazım kültürünün zenginleşmesi değil midir?
Yeni bir kavram ve tartışma konusu ürettim; Toplumsal uyanış mı Kültürel uyanış mı? Başım dönme dolap gibi oradan oraya gidip çarpıyor. Yoruldum. Ud ve tamburun birlikte icra ettikleri “Ada Sahillerinde Bekliyorum” şarkısını enstrüman olarak dinlemeye ve arada da borsaya bakmak şartıyla şimdilik burada kesiyorum



YAZARLAR