Yusuf Kaplan


 İnsan türünü yok olmaktan, kadını aşağılanmaktan “Müslüman aile” kurtarabilir ancak (2)

Kadının ve çocuğun modern toplum kadar aşağılandığı başka bir toplum tipine rastlamak zordur insanlık tarihinde.


 İnsan türünü yok olmaktan, kadını aşağılanmaktan “Müslüman aile” kurtarabilir ancak (2)
Kadının ve çocuğun modern toplum kadar aşağılandığı başka bir toplum tipine rastlamak zordur insanlık tarihinde.
AŞAĞILANMANIN NEDENİ: SOSYAL DARWİNİZM
Kadının ve çocuğun, yanı sıra da beyaz olmayan herkesin aşağılanmasının temel nedeni, “sosyal Darwinizm” ilkesiydi: Güçlü olanın hayatta kalması öngörülüyordu.
HerbertSpencer, bu “sosyal Darwinizm”i, öylesine ürpertici bir dille normalmiş gibi anlatır ki, küçük dilinizi yutarsınız.
Güçlü olan haklıdır, der. Güçsüz olansa haksızdır, dolayısıyla doğal seleksiyona tabi tutulmalıdır.
Darwin’in evrim teorisinin en güçlü ilklerinden biri devrededir burada: Survival of thefittest: Güçlü olanın yaşama halkına sahip olması!
Çok vahşice ve ruhsuzca!
Masumane siyasî ve ekonomik haklar hareketi olarak doğan kadın hakları, zamanla feminizme dönüştü; ikinci ve üçüncü dalga hareketlerle cinsiyet ayırımcılığına ve düşmanlığına evrildi; oradan eşcinsel hareketlerle cinsiyetsizliğe yöneldi: Survival of thefittest ilkesi burada da hükmünü icra etti!
Batı’da haklı gerekçelerle doğan feminist hareket, ontolojik olarak da, biyolojik olarak da, sosyolojik olarak da şiddet yüklü bir hareketti: Ontolojik şiddet, alıp verdiği nefes bile elinde olmayan insanın “beden benimdir, istediğim tasarruf halkına sahibim”, diyerek Tanrı’ya meydan okuma kaygısı gütmesinde kendini gösterir. Biyolojik şiddet, kadın cinsiyetini fetişleştirmekte; sosyolojik şiddetse, erkeğe husumet beslemekte...
Bütün bunların varacağı nokta, elbette ki, cinsiyetin reddi olacaktı... İfrattan tefrite... Bir uçtan diğerine...
İNSAN TÜRÜNÜN GELECEĞİ TEHLİKEDE!
Nedir bu?
İnsan türünün uçuruma sürüklemesidir.
Buna biz “dur!” diyebiliriz sadece. Biz Müslümanlar. Özellikle de dünyada ailenin en güçlü olduğu toplum olarak bizim toplumumuz.
İnsan, yapay zekâ ve genetik mühendisliğindeki gelişmelerle posthuman, transhuman bir sürece sürükleniyor... Varlığı tehlikede türümüzün! Robotlaşmış, mekanik, ruhsuz bir varlığa evrilmek üzere... Burada da güçlü olanın yaşama hakkı ilkesi işliyor gibi...
İnsan türünü yok olmaktan aile kurtarabilir... Müslüman aile!
Batı dışındaki gelenekler çabuk teslim bayrağı çektiler Batı uygarlığının kapitalist-seküler saldırısına. Direnemediler.
Modernlik, bireyi egosunun kölesi hâline getirerek aileyi çökertti, toplumun temeline dinamiti yerleştirdi.
Postmodernlik, insan türünü hem ontolojik hem de biyolojik olarak tehdit ediyor; insanı hazlarının kölesi hâline getirerek cinsiyetini bile yok edecek bir çıkmaz sokağın eşliğine sürüklüyor hızla, hazla ve tam gaz...
Postmodernliğin, Tanrı fikrini, hakikat fikrini, insanı, zamanı, mekânı buharlaştırması, hayatı çöle çevirmesi, insanı ruhsuzlaştırması, insan türünün ve hayatın geleceği açısından kıyameti haber veriyor gibi...
MÜSLÜMAN AİLE VE KADININ KİŞİLİĞİ
Batı uygarlığının Tanrı’ya, insana ve tabiata saldırısının önünde hiç bir dinin, medeniyetin ve düşünce sisteminin duramayacağı anlaşıldı İslâm’dan başka: Bütün o yıkıcı saldırılara rağmen İslâm diriliğini, canlılığını, kaynaklarını koruyor. İkinci olarak da seküler kapitalist Batı uygarlığının Tanrı’ya, tabiata ve insana saldırısına, aileye, cinsiyete saldırısına sadece İslâm direnebileceğini, aileyi, cinsiyeti, insan türünü sadece İslâm’ın koruyabileceği bizzat Batılı düşünürler tarafından da itiraf ediliyor.
John Berger’in Türk evi’ni cennet olarak görmesi dikkat çekici değil mi?
Öyle bir hazinenin üzerinde oturuyoruz ki, hazinenin farkında olmayı geçtim, tepe tepe yok etmekten çekinmiyoruz!
İstanbul Sözleşmesi ile ilgili yazdıklarımdan ötürü, beni kadın düşmanı ilan eden insanları gördüm, gördüklerime inanamadım.
Pes doğrusu!
Sözleşme konusunda yazdığım her cümleye, kadın cinayetlerini, şiddetini kınayarak başladığımı özellikle hatırlatmak isterim.
İkinci olarak, benim talebelerimden yüzde 70’i, 80’i kız kardeşlerimden oluşuyor. Eğer ben kadın düşmanı olsaydım, böyle bir şey olur muydu?
Kızların, erkeklerden her zaman daha çalışkan olduklarını gözlemiyorum. Sorumluluklarını daha fazla önemsediklerini görüyorum. Bunu her zaman söylerim.
Son olarak gazetenin başına geldiğimde haklarının yendiğini düşünerek beş kız arkadaşı editör yapmış, maaşlarını da erkek editörlerle denkleştirmiştim. O zaman medyamızda küçük ölçekli bir deprem olmuştu bu hadise!
Başta AK Parti olmak üzere çeşitli partilerin kadın kollarında en üst kademelerde çalışan, milletvekili olan, yüksek bürokraside görev yapan çok sayıda kadın öğrencim var.
Benden kadın düşmanı çıkmaz. Boşuna uğraşmayın.
Kadınların çok köklü, devâsâ sorunları var. Kendilerini ifade etme, dertlerini dile getirme, çözüm bulma konusunda birlikte teorik ve pratik olarak az şey yapmadık.
Müslüman aile, sadece edep, hayâ, karşılıklı muhabbet, karşılıklı hürmet, karşılıklı iffet, karşılıklı vefa, cefa ilkelerini işletsin, hem ailede şiddet, cinayet filan olmaz hem de erkek kadın düşmanlığı, husumeti yer bulamaz, insan olarak insanca bir hayat-dünya kurulması yolculuğunda muazzam mesafeler kat ederiz.
Eğer insan türünün geleceğini düşünüyorsak Müslüman aile kavramı üzerinde kafa yormak zorundayız. Vesselâm.
Yeni Şafak Gazetesi 17 Ağustos 2020 tarihli yazısının iktibasıdır.